Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Max Jacob’tan İki El Şiir

Yağmur Bay Yusuf unuttu şemsiyesini Bay Yusuf kaybetti şemsiyesini Madam Yusuf, birisi çaldı şemsiyesini Fildişi sapı vardı şemsiyesinin Gözüme batan ucu oldu şemsiyenin Bir yerde mi bırakmıştım ben şemsiyemi Sizin şemsiyelikte bırakmadım mı Dün gece ben şemsiyemi? Şimdi almak zorundayım kendime yeni bir şemsiye Aslında ben katiyen kullanmam şemsiye Partal bir kıyafetim var kapüşonlu, korunmak için yağmurdan Bay Yusuf ne şanslınız, kurtuldunuz siz de şemsiyenizden

Ravignan Sokağı “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz” demiş filozof Heraklitos. Fakat aynı insanlar çıkıp çıkıp geliyor işte! Geçip gidiyorlar, aynı anda hem mutlu hem üzgün. Siz, gelip geçenler Ravignan Sokağından, size Tarihi Merhumların isimlerini verdim! İşte Agamemnon! İşte Madam Hanska! Şu sütçü Odysseus! Patroklos sokağın sonunda, bir Firavun var benim yanımda.
Altıncı kattaki hanımlar Castor ve Pollux. Ama siz, yaşlı eskici, siz, efsunlu sabahta çöpü almaya gelen, kandilimi söndürdüğümde hâlâ dumanı üstünde olan çöpü, siz, tanımadığım…

Ahlat Ağacı Hakkında Lakırdılar ya da Kayboluş Üzerine Güzelleme (2)

KAYBOLUŞ
“Sahiden, kirli bir nehirdir insan. Kişinin, kirlenmeden kirli bir nehri içine alabilmesi için derya olması gerekir.” Friedrich Nietzsche

Yavaş yavaş Sinan’ın kendini var etme uğraşına girdiğini, düşük tempodaki çırpınışlarına şahit olmaya başlarız artık. Bu çırpınışların odak noktasında ise üniversite hayatı boyunca yazdığı deneme metinlerini topladığı kitap dosyasını yayımlatma isteği vardır. Sinan ne kadar kısa sürede kitabını yayımlatırsa, o kadar kısa sürede kendini kanıtlamış olacak ve belki de babası İdris ile olan rekabeti kazanacaktır.
Kitabı yayımlatma sürecine girmeye başladığı için Sinan’ın paraya ihtiyacı vardır ve bunun için harekete geçer. İlk hamlesi de belediye başkanının yanına gitmek olur. Belediye başkanı ile konuşması kendini tanıtması ile başlar, kısa süren tanışma faslından sonra kitap konusuna girer Sinan, burada kitap bastırmanın maliyetinden ve içeriğinden bahseder. Fakat içeriğe gelindiğinde Sinan epey iddialı cümleler kurar ve oraya (Çanakkale’ye) özgü…

Boğaz

kaybettiğimiz translara ve hayatta kalanlara…
Keje. Benim karşı komşum. 35 yaşındaydı biz tanıştığımızda. Kadına yaşı sorulur mu ayol, ama bak soran olursa 27 diyeceksin. Karşılaşırız da iki kelâm ederiz diye kapısını az gözlemedim. Keje kapıyı açacak da geriden yüzü görünecek ha, bekle bakalım gösterirse. Bir gün, "Bende kahve bitmiş, sizde fazla var mıdır?" diye aklıma gelen ilk saçma bahaneyle çalınca kapısını, tanışmıştık nihayetinde. Hayatımın ilk ve tek komşuluk ilişkisini onunla yaşadım. Az doğurmadık sabahları birlikte. Ne geceleri bilirim, bitmesin diye dünyayı sessize aldığımız. Ne var ne yoksa o gecelerde olurdu işte. Kolisi gelsin gitsin de iki soluk arayıp "Gel annem" desin. Yaşadığı köyden 15 yaşında İstanbul'a kaçmış. Günlerce Gezi Parkı'nda aç susuz, köpeklerle, şarapçılarla bir yatıp sabahı geceyi zor etmiş, nihayetinde bir anne gelip evine yerleştirmiş. Görmediği şiddet kalmazken kendini bir anda çarklarda bulmuş. Bir kere olsun hazır olup o…

Latife Tekin'den İki Yeni Roman

Latife Tekin’in iki yeni romanı yayımlandı: Manves City ve Sürüklenme. Aynı anda yayımlanan bu iki romanının ardından yazarın tüm kitapları Can Yayınları etiketiyle raflarda olacak. Geçtiğimiz günlerde, Bilgi Üniversitesi’nde düzenlenen “Edebiyatta Ölüm Yokmuş: Latife Tekin'le Buluşma” başlıklı panele katılan Latife Tekin, yeni romanlarının hazırlık aşamasında uzun zaman sanayi mahallelerinde kaldığını anlatarak “Kimi zaman kimliğimi gizledim, işçi evlerinde yaşadım. İlk başta Sürüklenme’yi yazmaya karar vermiştim; ama insan sürüklenen bir varlık. Kendi kararlarını kendi verdiğini zannediyor, oysa durum öyle değil. Manves City'de ‘yeni yoksulluğu' tanımak ve anlamak istedim. Yoksullukla ilgili yazmadan daha fazla duramayacaktım. Steril edebiyat beni fazla ilgilendirmiyor” dedi. Yayınevinin tanıtım bültenlerinden aktarıyoruz… “…bizim gelincik tarlamız da bir dahaki bahara yok, Manves almış orayı da, üst yamacından çevirmeye başlamışlar bile, telefon fabrikası kuracaklarmış, Er…

Ahlat Ağacı Hakkında Lakırdılar ya da Kayboluş Üzerine Güzelleme (1)

YUVA Ester'in söyledikleridir İnsanlara uzaklık vurma Ama herkes ki kendisi olsun Sonra herkes kendisi olsun Bir gün herkes kendisi olsun Edip Cansever Bir sabahçı kahvesinde çayını yudumlayan gencin sekansıyla başlıyor film. Daha sonra,çayını daha bitirmeden kalkan, ardından otobüse binip yolculuğa çıkan bir karakteri izleriz dakikalar içerisindeki geçişlerle. Omzundan sırtına doğru astığı valiziyle dönüş yolundaki Sinan’dır bu. Kasabasına dönüş ânı, caddede karşılaştığı kuyumcu ile girdiği kısa diyalog ile kesinleşir. Kuyumcu ile ayaküstü gerçekleşen kısa diyalogda filmin ilerleyişi hakkında ipuçları elde ederiz. Sinan, okulu bitirdiğinden ve döndüğünden bahseder. Kuyumcunun söylediği şey ise geldiği yer ile Çanakkale ile ilgili olur. “Ne var ne yok oralarda, hayat var mı onu söyle sen?” “Hayat yok abi parasız adama hayat nerde var?” Daha sonra babasının altın aldığından ve borcunu ödemediğinden bahseder kuyumcu, her ne kadar kibarca bir serzeniş de olsa, bir yakınma içerir. Sinan’ın…

“El-ücra”dan Şiirlere Kalanlar...

Kimi şairlerin kaybında, sesi soluğu kesiliveriyor insanın. Şiirler şairin önüne geçiyor, şiir kuşatması başlıyor –her şiirin bir anısı olduğunu hatırlarken, kendi yaşanmışlıklarımızla şiirlerin anıları birbirine geçiyor. Hepsi birleşip tek bir şiire evriliyor, tüm hayatlar kısacık iki dizeye sığıyor: “Bir roman kadar uzun bu tümce / - Sonra işte yaşlandım.” Sevgili şairim Gülten Akın’ın ölümü, bu duyguları yarattı bende. Şiir baskınında öne çıkan bu dizeler oldu önce, bir kez daha aynı dizelerin büyüsüne kapıldım. Daha önce de okuduğum, bildiğim halde, teğet geçtiğim bazı şiirlere tutsak olup bir türlü ayrılamama halimi her düşündüğümde olduğu gibi, yanıtı babamın bir sözünde buldum yine: “Her şey bir vakti bekler.” Vaktini bekleyen ne çok şiir, ne çok metin –yaşadıkça, yaşlandıkça...
2004 yılında yayınlanan bir kitabıma, “Maçka Palas” adlı öykünün girişine almıştım bu dizeleri. Gülten Akın, gönderdiğim kitabı aldıktan sonra telefon etmişti teşekkür etmek için. İlk temasın tarifsiz heye…

Dünlük 103: “Tutulmamak üzere verilmiş bir söz gibi”

19.Ekim.18 Günlükçü yeri geldiğinde aczini, çaresizliğini de (değil mi ki her şeyini fıslıyordur okura) çekinmeden ortaya döken kişidir. Bu satırları okuyanlardan, edebiyat tanrısının rızası için, yardım istiyorum. Bilmem siz de yapar mısınız? Bazen, hele elimdeki fotokopiyse, metinlerin kenarına notlar düşüp metnin yazarıyla didiştiğim olur benim. İş yerimdeki ufak bir taşınma sırasında bilmem ne zaman çektirdiğim bir fotokopi geçti elime. Belli ki halk kütüphanesinden aldığım bir kitabın bazı bölümlerini sevmiş, fotokopi çektirmişim ve fakat kitabın ismi, yazarın adı hak getire, yazmamışım! Nedir, bu meçhul yazarın “şiirde duygu” konusunu ele aldığı kısa pasajının yanına aldığım notta, adama/kadına laf sokmuşum aklımca: kendi şiirleri de çok “duygusuz”. Yani duygulu mu demek istemişim? Herhalde. Fakat bu yazar kim, bu kitap kim? Fotokopidekilerdeki yazı tipine, sayfa düzenine, mizanpaja bakılacak olursa YKY tarafından yayımlanmış bir kitap olmalı bu. Muhtemelen de yerli değil, “yabanc…