Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Dünlük 84: “One for the Road”

14.Mayıs.18 11 Mayıs, bildiğiniz üzre Sait Faik’in ölüm yıl dönümü. Ve her yıl 11 Mayıs’ta o yılın Sait Faik Hikaye Armağanı’nın kime verildiği açıklanıyor, ödül töreni yapılıyor. Benim önemsediğim bir ödül bu. Her şeye rağmen. Sözü Ferit Edgü’ye bırakıp köşemize çekilelim biz… “Sait Faik, yazarlık yaşamı boyunca yerli yabancı hiçbir ödül almadı. Hoş, bugünkü gibi ödül bolluğu da yoktu o sıralar. Olsaydı da, Sait Faik’in umrunda olmazdı bunlardan birinin kendisine verilmesi ya da verilmemesi.” (Ferit Edgü, Sözlü/Yazılı, YKY, sayfa 208) • • • Latif Kelimeler taun, varyete, lebi derya, kasatura, süngü, ufunet, suhulet, mülahaza, muşta, muştu, gedik, gedikli, görümlük, mıhsıçtı, galik, galon, gammaz, vesvese, mastor, maestro, virtüöz, velvele, velespit, vaveyla, kerata, kertik, lenger, hayta, yılkı, çavela (çavalye, çevale), çaput, çiroz, yağdanlık, değirmi, kıvrak, huma, fırda, fırlama, fırıldak, seme, serkeş, marşandiz, hergele, ifrazat, dibace, kısık, masif, varyos, lomboz, çarpana, müruruz…

Dünlük 83: “Sözcükler, sevgili sözcükler…”

30.Nisan.18 Sevim Burak, oğluna yazdığı mektuplardan birkaçında bir ilan olayından bahsediyor. Başlarda çok açık olmayan olay giderek netleşiyor ve biz de anlamaya başlıyoruz. Meğer oğlu Karaca Borar, Afrika Dansı çıktığında çok heyecanlanmış ve o sıralarda yurtdışında olduğundan “sevincini somut olarak” paylaşamadığından annesine sürpriz yapmak istemiş ve Ali Poyrazoğlu aracılığıyla Milliyet Sanat dergisine ilan vermiş. Sevim Burak’ın dediğine bakılırsa ilan epey patırtı koparmış: “Millet meyhanelerde bu ilanı kim verdi? diye günlerce konuştular ve ilk önce Milliyet Sanat’ı kınadılar.” Bunun üzerine, Milliyet Sanat dergisi yönetimi Murat Belge’yi aracı kılarak Sevim Burak’tan “bu ilan oğlum Karaca tarafından verilmiştir” diye açıklama yapmasını istemiş. Sevim Burak reddetmiş bu açıklamayı yapmayı. Şöyle yazıyor o sıralarda Amerika’da bulunan oğluna: “Amerika’da para, reklam geçerli olabiliyor. Ama burada reklam için bir yazarın ilan vermesi hoş karşılanmıyor.” Ah Sevim Hanım ah, bugünle…

Kendi Seslerinden (18) : Okan Çil

Okan Çil, Hayır Efendim Ontoloji Antep Mutfağına Özgü Bir Histiradlı öyküsünü seslendirdi...



İlk Göz Ağrısı (35) : Fırat Demir ve “Ah Müjgân Gibi”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın? Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı
Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Aslında kitabımın olması gibi bir amacı…

“Chicago Kıyıları”nda İnleyen Nağmeler

Yüz Kitap’ın son güzelliği Chicago Kıyıları’nda “doğma büyüme Chicago’lu” Stuart Dybek yenilgilerin tarihini yazıyor gibi. Bana bizim futbol jargonundaki “şerefli mağlubiyetlerin” ruhunu anımsatacak öykülerle dolu kitap. Kentsel dönüşüme uğrayan yoksul mahallerinin gençleri, yıkıntılar arasından doğan azizler, “eski memleketlerinden” yeni dünyaya geldiklerinden beri inatla ve ısrarla İngilizce öğrenmemiş göçmenler… Kitapta dört uzun öykü var. Koyu fon üzerine dizilmiş olan kısa öyküler ise oldukça şiirsel. Sanki okuru uzun öykülere hazırlamak için yazılmış gibiler. Bu öyküler bana, Barış Bıçakçı’nın “Baharda Yine Geliriz” kitabındaki Şehir Rehberi başlığı taşıyan ara-öykülerini anımsattı. Kitabın dikkat çekici bir diğer yanı da öykülerdeki yoğun müzik göndermeleri. Nitekim yazar, bir söyleşisinde şöyle demiş: Bütün sanatlar, duygularla düşüncelerin kesişim noktasıdır ve sanat sadece zihni değil kalbi de eğittiği için gereklidir. Müzik, duygularla olan gizemli, güçlü, doğrudan bağlantıs…

Dünlük 82: Cehenneme Hoşgeldiniz

21.Nisan.18 29. Ankara Uluslararası Film Festivali’nde Nebil Özgentürk’ün Sabahattin Ali belgeselini izledim: Kayıp Kemiklerin İzinde. Sabahattin Ali’nin kemiklerinin bile kaybettirildiğini bilmiyordum. Bu “kaybettirilmek” lafı da ne acayip. Herhalde bizimki gibi Ortadoğu toplumlarına özgüdür. Yani kaybolmuyor, devlet eliyle (hatta çoğu zaman “devlet millet elele” koalisyonuyla) kaybettiriliyor. Nedir, belgeseli beğenmedim. Nebil Özgentürk, Sabahattin Ali’nin yurtdışına gitme sürecini anlatırken “bir takım karanlık adamlar düşmüştü peşine” gibi laflar ediyor. Duyan da Sabahattin Ali’nin peşine mafya düştü sanacak. Allahtan Filiz Ali’yle Altan Öymen söz alıyor belgeselde de işin aslı dillendirilmiş oluyor. Ali’nin Sinop Cezaevine girmesine de değiniyor Özgentürk ama arabesk laflarla: İçim acıyor, yüreğime dokunuyor filan. İyi de oraya neden girdi Sabahattin Ali, Sinop Zindanına neden düştü? Neden anlatmıyor Nebil Özgentürk? Tuhaf doğrusu. Her şeyi geçtim, Ali’deki a’yı uzatarak söylemek n…

Grace Paley’in Gırtlağı

1981 yılının Nisan ayında Grace Paley okumalar yapmak ve öğrencilerle bir araya gelmek amacıyla Austin’deki Texas Üniversitesine gider. Burada kadın yazarlar, yaratıcı yazarlık gibi konularla haşır neşir olan gençlerle sohbet eder. Üniversitedeki hocalardan biri olan Joan Lidoff ile bir söyleşi yaparlar. İlkin 1997 yılında yayımlanmış olan “Conversations with Grace Paley” adlı kitapta yer alan bu söyleşiyi Türkçe söylemeye çalıştım. Söyleşinin tamamına erişemediğim için, Google Books’un imkan verdiği ölçüde çevirdim. Buyrunuz… Onur Çalı
LidoffDün akşamki okumanızda, tüm hikaye anlatıcılarının hikaye dinleyicileri olduğunu söylediniz. Bunu biraz daha açar mısınız? Paleyİlgili, dikkatli bir insan değilseniz ve dinleyen biri değilseniz yazar olamazsınız. Hatta bir hikaye anlatıcısı da olamazsınız. Sizin gibi yaşamlarının erken yıllarından itibaren yazar olanlar, muhtemelen, fevkalade dikkatli, özenli çocuklardınız. Mahalledeki diğer çocukların dinlemedikleri şeyleri duyardınız. Bunun farkın…