Ana içeriğe atla

ahlaksız yazı


Bu yazı, hiç yazılmasa da olur... Yazı beni nereye götürecek bilemiyorum. Belki de yazının sonunda hem ben hem de siz “yazılmasa da olurdu” yerine, “yazılmasa daha iyi olurdu” diyeceğiz. Ama başladım bir kere...

Anlatmak istediklerime nereden başlarsam başlayayım, konuyu hangi açıdan ele alırsam alayım, yazıyı daha az ahlaksız bir hale getiremedim. Bu nedenle, önce yazmaktan vazgeçtim, sonra da yazıyı planlamadan yazmaya karar verdim. Daha fazla ilerlemeden bu ahlaksız yazının konusunu söylesem iyi olacak : mülteciler... yaklaşık bir ay önce, Ocak ayında evlerine misafir olduğum Somalili mülteciler...

Önceleri, mültecilerle ilgili çeşitli veri ve bilgileri aktarmak üzere akademik bir yazı yazmayı planladım. Ancak, bu denli gerçek, bu denli görünür ve bir o kadar görmezden gelinen bir durumu veri ve bilgi yığınına dönüştürmek ahlaksızlık olacaktı. Somalili çocukların olduğu bir takım fotoğraflarla süslü, vicdanınıza seslenen bir yazı ise birilerinin ahlak anlayışını muhtemelen tıka basa doyuracaktı; ama evlerine misafir olduğum insanların ete kemiğe bürünmüş acılarını, aç bir köpeğin önüne kemik atar gibi, o birilerinin ahlak anlayışına sunamazdım. Gördüğümü, duyduğumu, yaşadığımı olduğu gibi, net bir şekilde aktarmak ise, üçüncü bir seçenekti; ancak, bende ne o kadar yetenek ne de öfkemi dizginleyebilecek kadar sabır var.

Gördüğünüz gibi, yazıyı yazmak için aklıma gelen yolların her biri bir diğerinden daha ahlaksız.

Bu noktada yazının beni getirdiği yer, Somalili mültecileri değil de onlarla yaptığım görüşmelerin içinden kendimi, daha doğrusu benim hissettiklerimi, yaşadıklarımı, gözlemlediklerimi anlatmaya çalışmak. Bu daha mı ahlaklı olur, bilemiyorum; ama en azından daha dürüst olacağını umuyorum...

Görüşmeye gitmeden önce aklımda iki soru vardı. Birincisi, birilerinin çizdiği, geçmek için bir takım yasal prosedürün yerine getirilmesini gerektiren, bu prosedürleri yerine getirmeksizin hangi nedenle olursa olsun, geçenlerin cezalandırıldığı; göremediğimiz, dokunamadığımız ulusal sınırların varlığına nasıl bu denli sarsılmaz bir inanç beslediğimizdi. Hangi ahlakın içine sığan bir gönül rahatlığıyla yeryüzünü parçalara ayırmıştık da, bu yetmiyormuş gibi, o parçaları sahiplenip diğerlerini oraya sokmama hakkını kendimizde buluyorduk? Bir çocuk oyunu gibi; aldım verdim ben seni yendim… Bu ülke benim sen giremezsin... İkinci soru ise kişiseldi. Sonuçta, akademik bir yazıyı tamamlayabilmek için böylesi bir görüşme yapmak istiyordum ve kendi ahlakımdan da pek emin değildim. Bu ülkede çalışmalarına izin verilmediğinden yaşamak için yardıma muhtaç olan mültecilere, elimden geldiğince gıda ve para yardımı yapmak istiyordum. Asıl sorun da “elimden geldiğince” kısmındaydı zaten. Elimden neyin, ne kadar geleceğine neye dayanarak karar verecektim?

Sekiz çocuğunu Somali’de bırakıp sadece bir çocuğunu yanına alabilerek gelen; dört çocuğu da Somali’deki iç savaşta ölen; kocasını, annesini, babasını kaybettikten sonra ülkeden kaçan; Avrupa’ya gitmek umuduyla kandırılıp Türkiye’de bırakılan; burada tecavüz edilmek istenen ve bu nedenle evlerinin kapısı yakılan; iklim koşullarına ayak uyduramadığından anne babası hastanelik olunca beş kardeşine yardımlarla bakmaya çalışan; karısını ve yeni doğmuş bebeğini Somali’de bırakıp para kazanmak için ülke dışına çıkan ama kaçak da olsa hiç bir iş bulamayan insanlara yardım edebilmek için elimden ne kadarının geleceğine karar veremedim.

Tek başıma oturduğum dubleks bir evim, içi dolu bir buzdolabım, tiyatroya, sinemaya gitmeye; dergi kitap almaya, faturalarımı ödemeye ve makul ölçülerde eğlenmeye yetecek kadar düzenli bir gelirim vardı. Bir dolap dolusu kıyafetim, o kıyafetlere uygun ayakkabılar, çizmeler, paltolar; paltolara uygun atkılar, bereler ve eldivenlerim de vardı. Kısacası onlarla paylaşabileceğim bir sürü şeyim vardı. Ancak, tüm bunları onlarla paylaşmamı engelleyen bir şey de olmalıydı ki, ben görüşmelerin sonuna doğru sürekli oradan gitmeyi düşünür oldum. Ayrılırken bir daha geri dönmek istemediğimi biliyordum; yine de “görüşmek üzere” diyerek ayrıldım yanlarından. Alışkanlıklarımı sürdürmemi engellemeyecek bir miktar parayı (bir aylığına da olsa alışkanlıklarımdan vazgeçemezmişim gibi!), birkaç kilo pirinci, şekeri ve birkaç paket makarnayı misafir olduğum evlerde bırakarak ayrıldım.

Görüşmemin sonunda aklımda yine iki soru vardı. Bunlardan birincisi, görüşmeye gitmeden önce de aklımda olan, sınırlarla ilgili olan soruydu; cevabını bulamamıştım. İkincisi ise; savaştan, açlıktan, salgın hastalıklardan, ölümden kaçan milyonlarca insanın varlığından haberdarken insanların günlük yaşamlarına nasıl devam edebildikleriydi. Kendi adıma bu soruya cevap vermek artık zor değil. Benim cevabım, görüşmeye gitmeden önce kendi ahlakımla, ahlakımın sınırlarıyla ilgili sorduğum soruya bulduğum cevabın içinde. Benim ahlakım, eğer istersem her şeyi ama herşeyi görmezden gelerek yaşamama izin veriyor.

Belki de bu yazı yazılmasa daha iyi olurdu...


ÖTEKİ

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …