Ana içeriğe atla

Eryemen Otobüsleri


Eryaman otobüsü deyince ne gelir akla?

Göt düzleştiren koltuklar, salyası ağzından süzülerek uyuyanlar, telefonda konuşurken sesinin şiddetini konuştuğu kişinin uzaklığına göre ayarlamak gerektiğine inanmakla kalmayıp uygulayanlar vs vs. Bence bu otobüslerle ilgili üzerinde uzun araştırmalar, tahliller yapılması gereken iki şey var; biletçiler ve menopoz teyzeler.

biletçiler

En gıcıkları 18-25 arası yaş grubuna mensup olup, bunlar da yanında bir kankisiyle konuşma halindeyken (ben o kankinin bilet parası verme ihtimalini sevdim) ve bir cep telefonu kurcalarken, hatta abartıp melodilerini dinlerken en gıcık hallerini alırlar.

Ağızlarından çıkan en kibar laf hamfendi, beyefendidir. Bunlar da iğrenç cümlelerin içinde eriyip gider.

Şunu kabul etmek gerekir ki insanın otobüse binmeden önce ve bindikten sonra olmak üzere iki farklı psikolojisi vardır. Birincisi “biraz daha ilerleyin de ben de bineyim.” İkincisi ise “daha nereye ilerleyelim” psikolojisidir. İlginçtir ki ikisi de haklıdır. Birbirine muhalefet iki psikolojinin haklılık derecesinin aynı olma durumu sadece Eryaman otobüslerinde görülür. Ama birinci psikolojiye mensup insanlar daha avantajlıdır. Çünkü biletçiler daima onların tarafındadır.

Gün boyu otobüste bilet kesmek sıkıcı bir iş olsa gerek ki..kulağa da öyle geliyor zaten. Ama biletçilerimiz hayal güçlerini kullanarak bu soruna bir çare bulmuş. Şöyle ki; kendilerini otobüste bir biletçi değil de Yahudi toplama kampında bir Nazi subayı olarak hayal ederler. Bir Nazi subayı olarak da en daimi görevleri “abla şöle camlara dönerek ikişerli ilerleyelim” cümlesini kusturana kadar kullanıp otobüsü konserve kutusu kıvamına getirmek. (ben o ikili sıra arasında kalmama ihtimalimi sevdim.)

menopoz teyzeler

Bunları yaş gruplarına göre sınırlandırmak yanlış olur. Çünkü her yaş grubunda rastlanabiliyor. Hatta bilim dünyasını sarsacak bir tezim var ki; bu işin yaşı olmadığı gibi cinsiyeti de yok. Ama ben teyzelerden bahsedicem.

Bu teyzelere yer verdiğinizde her hangi bir teşekkür ya da o anlama gelen bir kafa hareketi ya da mimikten eser yoktur.

Kendisine yer verilmediğinde ise (bunlar genellikle ayakta durabilecek kadar genç ve sağlıklı görünenlerdir) gözüne bir genç kestirip onun oturduğu koltuğun yanına mevzilenir. Fark edilmediğini düşünürse daha tehlikeli olmaya başlar. Gence sürtünerek varlığını iğrenç bir şekilde fark ettirmeye çalışır (o genç benim). Bu aşamadan sonra gençle menopoz teyze arasında psikolojik harp başlar. Teyzede numara bitecek gibi değildir. Elinde bulunan çanta şemsiye vb. şeyleri sağ elinden sol eline sol elinde sağ eline geçirip durur. Şemsiye her geçişte gencin bi tarafına girer. Teyzenin son ve en iğrenç numarası gencin saçlarını estirecek şiddette salya tesirli öksürük atmaktır (ben o öksürüğün lavanta kokma ihtimalini sevdim). Menopoz teyzelerin en çarpıcı özelliği şudur ki; onlar için biletçiler sadece bir biletçi değil aynı zamanda çağdaş yaşamı ve toplumsal düzeni sağlamakla yükümlü kişilerdir. Konunun daha net anlaşılması için bir anımı anlatayım.

Yine soğuk bir Ankara akşamı konserve kutusu kıvamında Eskişehir yolu üzerinde seyir halindeyiz. Yolcular arasından nerede ineceğini bilmeyen bir kadın haliyle biletçiden yardım istiyor. Biraz sonra otobüs duruyor ve biletçi “Abla burada inin şu tarafa doğru yürüyün” diyor. Ama "abla" yanlış tarafa doğru yürüyor ve biletçi de camdan kafasını çıkarıp “Abla o tarafa değil şu tarafa yürü” diyor. Tam bu anda, oturmakta olan bir menopoz teyze bir anda celalleniyor ve biletçiye “Sen dışarı laf yetiştireceğine içerdeki insanların sorunlarını çöz!” diyor. Biletçi şaşkın bir halde “Ne sorunu hamfendi?” diyor.

Menopoz teyzem de yapıştırıyor cevabı: “Bak içerde bu kadar insan ayakta.”

“Teyze sinema bileti kesmiyoruz ki burda hepsinin üzerinde koltuk numarası olsun" şeklinde bir cevap verecek kapasiteye sahip olmayan biletçinin imdadına bir an yetişmek istediysem de haddim olmadığını düşünüyorum. Ya da bir an için bile olsa biletçinin tarafında olmak istemiyorum.

Ben bunları yazıyorum da çok mu götü kalkık biriyim. Yok arkadaşım ben mağdurum mağdur. Sormayın bana niye okula gelmiyorsun diye. Çünkü okula gelmek için bu otobüslere binmek gerekiyor.


Samet Bektaş



Yorumlar

  1. sen de şöyle merkezi bi yerlere taşın okul oralardaysa uğraşmak zorunda kalmazsın eryaman otobüsleriyle bu kadar:))

    YanıtlaSil
  2. ben de teyzelerle ilgili bi tespit ya da gözlemimi anlatmak istiyorum. anlatacağım türe daha çok dikmen, sokullu, ilker, aşağı ayrancı otobüslerinde rastlanmaktadır. bunların yer kapma, kendine yer verdirtme işinde buldukları yeni yöntemler evrimin bir kanıtı sanki (hayatta kalmak için sürekli evriliyor kerata teyzeler). bunlar daha çok otobüslerde yanyana oturulan 3lü ya da 4lü koltuklarda oturanları hedef alıyorlar. yanlarına yanaşıp, koltuğun ucuna tam ilişirken, "azıcık yana kayın, ben de oturayım" diyorlar genelde. insanlar genelde ilk şokun etkisiyle gerçekten yana kayıyorlar sıkışmaya çalışıyorlar, tabi ilk şoktan sonra teyzenin sinsi amacını kavrayıp, o sırada oturanlardan erkek olanlar ayağa kalkıp teyzeye yer veriyorlar.

    örneğin bugün şahit olduğum olayda da, teyze el ele oturup, öpüşüp koklaşan bir çifti gözüne kestirdi. yukarda bahsettiğim stratejiyi uyguladı. iki genç götün götün yana kaydılar ama öbür tarafta ta kale gibi bir teyze istifini bozmayınca ve ilk şok da atlatıldığı için, çiftin erkek olanı davrandı, teyze ne dese beğenirsiniz? "kalkma yavrum ben rahatım". çüşş artık. neyse çocuk kalktı yer verdi. teyze sonra çiftin kalan yarısının yanına ilişti, kuruldu daha doğrusu. hayır de ki bana yer verin, ama yaşını başını almışsın bu numaralara ne gerek var.

    ne olacak bu teyzeler. ah bu teyzeler.

    hele bir keresinde bu kez esat-bağcılar egosunda hiç tereddütsüz ve teyzeyi görür görmez kalkıp yer vermeme rağmen, dırdıra başlayan bir teyze var ki, ona hiç girmeyelim şimdi..

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…