Ana içeriğe atla

susuz ankara'ya sulu şakalar

Kahkahanın, mizahın bir tür direniş olduğu bilinir. Her ne kadar kendimi Angara’lı olarak görmesem de Ankara’da yaşayan biri olarak Melih Gökçek’e gülerek direnmeye çalışıyorum. Bazen de, aslında çoğunlukla, kendisinin uzaylılar tarafından kaçırılıp ruhunun ve beyninin ele geçirildiğine inandırıyorum kendimi, dünya halklarına düşman uzaylılar tarafından gönderilmiş bir nevi ceza gibi bir şey olarak düşünüyorum onu. Ama bu düşman uzaylılar çok stratejik ve akıllıca davranmışlar bence. Kötülük yaparken insanlara gülümsemeyi, onların inandıkları değerleri ağzından düşürmemeyi hatta zaman zaman kışkırtıcı ifadelerle onlara kızgınlıkla acıma arası bir duygu yaşatmayı salık vermiş Melih Gökçek’e bu uzaylılar.

Çağımızın büyük yazarlarından Milan Kundera’nın “Yavaşlık” kitabında Gökçek gibiler için geçerli olan bir tanımlama yapılır: dansçı. Gökçek, dansçılığın verdiği sorumlulukla (!) toplu sünnet ve düğün törenleri yapar, (çocuklarla ve genç çiftlerle çektirdiği “photoshop” fotoğraflarını otobüslere, metrolara, her yere astırmayı ihmal etmez), çok sevdiği mukaddes halkına sakız-balon dağıtır, bol bol park ve alt geçit yapar. Bunlar yetmez. Su sorunu yaşandığında, çözüm olarak insanlara hayırlı evlat olup, yazları anne-babasının elini öpmeye gitmelerini öğütler. Bunlar da yetmez. Kişisel çıkarlarına uygun olarak şehri yönetir. (Buna göre yatırım, yol yapar; otobüs firmalarının servislerini kaldırtır). Oğlunu Çankaya Belediyesi için yetiştirir. Bunlar da yetmez. Kavşak, yol açılışlarında üstü açık klasik arabalarla pozlar verir.

Yerinde saymaz Bay Başkan, kendini sürekli geliştirir. Geçen yaz, su sorunu dolayısıyla çeşitli tasarruf önerilerinde bulunmuştu, sağ olsun. Hatta “tatil yapın” gibi dehşet verici bir çözüm de geliştirmişti bizler için. Bu yıl, su sorununu da, Kızılırmak’tan su taşıyarak Ankara’nın -sadece birkaç yıllık değil- 20 yıllık su ihtiyacını karşıladığını iddia eden Gökçek, oysa çok değil bir sene önce yağmur duasına çıkıyordu.

Türkiye Tıp Kurumu içerdiği kimyasal maddeler yüzünden Kızılırmak suyunun sağlıksız olduğunu rapor etse de, Osmanlı’nın tebaa anlayışından Cumhuriyetle birlikte sadece isim değiştirip vatandaş olan koyunlar Başkanlarına güvenmeyi tercih ediyorlar. O da onların koyunluğuna o kadar inanıyor ki, 21 gün boyunca, haber vermeden sağlıksız su içirdi onlara. Sırf onların iyiliği için.

Küresel ısınmayı kutup ayılarının sorunu olarak algılayan, başlarına kötü hiçbir şey gelmeyeceğine inanan insan kardeşlerim benim! Sonuç olarak, 21. yüzyılın başında Türkiye’nin başkentinde yaşayan bizler garip ötesi uygulamalara maruz kalıyoruz. Şimdilik gülerek direniyoruz. Bir de musluk suyunu içmeyerek!

Uzaylılar alın artık bu adamı burdan!!



Öykü Günden


Yorumlar

  1. yazıyı yazan iyi bilmiş ankarayı bence, angaralı olmuş...insan yönetmek bir sanat icra etmek gibi sanki, ne yaparsan bu yeni bi akım deyip yutturabilirsin...bu itirazve isyancı mizahın yanına oturup gülerim ben...ne var yani 21 gün arsenik oranı yüksek su içtiyse insanlar, sonraki 21 gün arsenikten arınmış su içerler , dengelenir herşey...:) bir hareket lazım ama nasıl?

    yazan kişiyi kutlarım..

    YanıtlaSil
  2. İkametgah olarak Ankara'da yaşıyor gözüksem de bu ara sürekli seyahat etmek zorunda olduğum için Ankara'da çok uzun süre kalamıyorum. Fakat en son evime gittiğimde Melih Gökçek sayesinde artık musluktan akan suyla çay bile demleyemeyeciğimi öğrendim.

    Anlayamadığım usul usul kendilerini öldüren bir adamı neden yıl be yıl seçmeye devam eder bu Ankara halkı!!!???

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …