Ana içeriğe atla

Temmuz Suçlu


Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür! İnsan unutur. Bu konuda acımazsızdır, diğer pek çok alanda olduğu gibi. Bazen unutmak unutulan şeye, unutulan kişilere, “insan”a vefasızlıktır. İnsan olmanın bir gereği de tarih boyunca haksızlığa uğramışları hatırlamaktır. 

“İnsan”a yapılan büyük bir zulümlerden biri 15 yıl önce Sivas’ta yapıldı, hepimizin bildiği gibi.

Yazının başlığı usta yazar Cemil Kavukçu’nun bir kitabına adını veren güzel bir öyküsü. Sivas Katliamından önce yayınlanmış; zaten öykünün Sivas’la ya da katliamla da bir ilgisi yok. Ama bu başlığı ilk gördüğüm zaman aklıma hemen Sivas Kıyımı gelmişti.

Bazı sözcükler, şehirler, aylar kirlenmiştir. Bunları duyduğunuzda artık o ay ne kadar güzel bir yaz ayı olsa da, o şehir içinde acı tatlı anılarınızın olduğu güzel bir şehir de olsa sizin içinizde nefret uyanır, korku uyanır, öfke uyanır. Sarsar sizi. İşte bu yüzden “temmuz suçlu”.

Hani geçmişten bazı sahneler, kokular, renkler aklınıza mıhlanır ya; zaman geçse, anılar silinse de bazı görüntüler aklınızda kalır. Çocukluğumdan kalan ve aklımdan çıkmayan bir görüntü de bir otelin etrafını sarmış öfkeli adamlar, ateş, bekleyiş… Televizyonlar saatlerce "durumu aktardılar", "gelişmeleri ilettiler". İşte bunlara şaşkınlıkla bakan ben, "o kadar saat geçiyor, bir çaresini bulurlar, bu kalabalığı dağıtırlar" diye düşünmüştüm çocuk aklımla. Mantıklı olan ve olması gereken de oydu. Daha sonraları okuduğum üniversiteye gelen ve iki lafı bir araya getiremediğini gördüğüm Milli Şef’in oğlu Erdal İnönü’yü hatırlıyorum televizyondaki görüntülerden. Sonucu biliyorsunuz, hiçbir şey yapılmadı. 20.000 kişiye yaklaştığı söylenen grup, oteli ateşe verdi ve taşladı, sloganlar eşliğinde. Geride 33 aydın, yazar, sanatçı, şair, müzisyen ve 2 otel görevlisi ve oteli ateşe verenlerden iki kişi ya yanarak ya da dumandan zehirlenerek hayatını kaybetti. Aydınına, sanatçısına “entel” diyerek küçümseyen bu topraklar bir aydın katliamına daha imza attı. Kimileri yaktı, kimileri izledi. Sonuç: 35 can.

Katliamların, zulümlerin suçunu şehirlere, aylara yüklemek ne kadar doğruysa olayların faili olarak kalabalığın arasından seçilenlerin, sadece bunların suçlu bulunması da o kadar doğru. Aydınına, farklı olanına, ötekine berikine düşman gözüyle bakmaya alıştırılmış ve dahası desteklenmiş insanlar bu olayların yalnızca görünen yüzü. Yani onlar mazotu döküp kibriti çakanlar, taş atanlar, Allahları adına slogan atanlar...

Linç kültürünü besleyen anlayış bitirilmedikçe bu olaylar da bitmiyor. Yakın zamanda Trabzon’da, Sakarya’daki linç girişimleri bunun en büyük göstergesi. Dahası sessiz çoğunluk. Yani tüm bu yaşananlara gıkımızı çıkarmayan bizler…

Medyadan takip ettiğimiz kadarıyla bazıları Madımak Oteli’nin müze yapılması isteğine, bunları unutmamız gerektiği gerekçesiyle karşı çıkıyorlar. Tek başına müze yapmak hiçbir şeyi çözmeyecektir elbet. Tek başına müze, unutmamızı da engellemez belki. Ancak tarihindeki her türlü yıkımı, savaşı, barbarlığı, şanlı şerefli zaferlere, kahramanlık öykülerine dönüştürüp fetih olarak kutlayan zihniyet anlamak istemiyor: Yaralarımızla yüzleşmeden travmalarımızı atlatıp normal yaşama dönmemiz imkansız. Yüzleşmenin mecburu da unutmamak, konuşmak ve üstüne gitmek yaraların.

Yazı için fotoğraf seçerken de aklıma kazınan başka bir görüntüyü seçtim. Üç adam, merdivenlere oturmuş bekliyorlar, neyi?



Onur Çalı




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …