Ana içeriğe atla

içimizdeki kalabalık



Ankara’daki Ödemişliler Derneği’nin internet sitesinde gördüm, kitap hakkında çıkmış bir yorum ya da yazı var mı diye araştırırken. Kitabın kapağının yanında küçük bir not: “Ankara’daki Ödemişliler Derneğinin Sevgili Başkanı Ruhi Güller’in değerli kızı Sayın Gamze Güller’in beklenen ilk öykü kitabı heyecanlı bir bekleyiş sonunda 16 Eylül 2008 günü kitapçılarda satışa ve sizlerin ilgisine sunulmuştur.”

Kitaba adını veren “İçimdeki Kalabalık” adlı öykünün kahramanını düşününce gülümsetiyor bu kısa yazı okuru. Elbette öykü karakteriyle yazar aynı kişi değil ama yine de ironik bir ayrıntı. Kitabı okumadan önce, arka kapağında yer alan Cemil Kavukçu’nun kısa tanıtım yazısı, kitabın tasarımı, kapağı bir bütün olarak kitabın olumlu bir özelliği olarak dikkat çekiyor. Artık birkaç yazar dışında, yazarların görselliğine de alıştığımız için, yazarın arka kapakta yer alan ve arka planında kitaplar olan küçük fotoğrafı bizi rahatsız etmiyor. Kitabın başındaki yazarın biyografisi, okuyanın bazı öykülerde yazarın kendini anlattığını düşünmesine neden oluyor. Bu kötü ya da olumsuz bir nokta değil ancak okuyucu olarak her öyküde yazarın kendisini aramamıza neden oluyor.

Kitap, bazıları daha önce çeşitli yerlerde yayınlanmış 10 öyküden oluşuyor. Ayrıca bazı öyküler, kitaptaki yerlerini almadan önce ödüllendirilmişler.

Kitaba ismini veren “İçimdeki Kalabalık” öyküsünde bir metropolde yaşayan, yabancılaşmış ve yalnız bir kentli kadının öyküsünü okuyoruz. Yazarın biyografisinden çıkardığımız kadarıyla öykünün mekanı Ankara (Özellikle “Parkta” adlı öykü bunu hissettiriyor. O park Kuğulu Park sanki). Ancak mekandan daha önemlisi, içindeki yalnızlıkla yalnız kalmak isteyen ancak bunu “tanıdıklar” yüzünden bir türlü yapamayan bir kahraman var karşımızda. Yazar, birçoğumuzun yaşadığını, güzel bir sonla öyküleştirmiş.

Aynı yabancılaşma ve insan kirliliği konusunu “Noel Baba’nın Bisikleti” öyküsünde de çok güzel ve yetkin bir üslupla ele almış Gamze Güller. Oturduğu apartmanda sürekli olarak imza toplanan kahramanımızın, kapısına imza almaya gelen apartman yöneticisini, kedili kadını ve kapıcıyı betimleyişi ve onları geri püskürttüğü son bölüm Gamze Güller’in üslup yetkinliğini yansıtan en dikkat çekici yerlerden biri.

“Kutu”da iş yaşamında köşeye sıkıştırılan insanın yalnızlığı, daha öykünün başında ve isminde belli ediyor kendini. Bir “kutu”nun içinde çalışan öykü kahramanı şöyle bahsediyor; “Kutuların dışında konuşmak, gülmek, nefes almak bile ciddiyet istiyor. Bu yüzden içlerini doldurup duruyorlar. Benim kutum boş. Masamın üzerinde kapağı hiç değişmeyen bir ajanda; biri kırmızı diğeri siyah, iki keçeli kalem ve bilgisayarım var yalnızca. Bazılarının çiçek aldığını fakat kutular hiç gün ışığı almadığı için yaşatamadıklarını duyuyorum. Oysa duvarları bu şekilde uzakta tutamazlar. En ufak dalgınlığımızda yavaş yavaş üzerimize kapanırlar ve bir daha çıkamayız buradan. Biz alıştıkça, milim milim ilerleyecekler anlamamamız için, biliyorum. Gözümüz masadaki aile fotoğrafına dalmışken duvar panosundaki neşeli bayram kartına bakıp gülümserken ya da çay içtiğimiz kupayı kimin hediye ettiğini düşünürken bir de bakmışız bir adım daha yaklaşmışlar.”

Özetle söylemek gerekirse, olgun bir ilk kitapla daha karşı karşıyayız. Gamze Güller, özellikle “Gel Pisi Pisi” adlı öyküde, okuyucuya bir kadın yazar okuduğunu hissettiriyor. Kadın yazar/şair ifadesi kimilerince gereksiz bulunur; hatta olumsuz bir anlamda kullanılır. Oysa eril dil ve içinde erkeklerin ve onların öykülerinin anlatıldığı kitaplar o kadar fazla ki. Bu anlamda kadını, eril dilin tuzaklarına düşmeden anlatabilmek büyük önem kazanıyor. Sadece erkeği yazarak insanı anlatmış olmuyorsunuz çünkü insan sadece erkek değil. Gamze Güller’in “içindeki kalabalığı” bu bakımdan da çok önemli.

Yazının başında bahsettiğim internet sitesi haklı; heyecanla beklenecek ve zevkle okunacak bir kitap bu.


Onur Çalı
  

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …