Ana içeriğe atla

edebi bellek



Sema Kaygusuz'un Türkiye’nin onur konuğu olduğu ve 22-26 Nisan 2009 tarihlerinde gerçekleşen Cenevre Kitap Fuarı’nda yaptığı açılış konuşmasıdır.


Önce size bir masal anlatayım:

Bir zamanlar yeryüzünde paranın geçmediği, herkesin birbirine emeğiyle karşılık verdiği Rıza Şehri diye bir yer varmış. Şehre yolu düşen bir gezgin, dünyada görülecek başka yerlerin böylesi heyecan verici olamayacağını düşünüp oraya yerleşmeye, bir aile kurmaya karar vermiş. Derken gezgin, bir kadınla yakınlaşmış. Kadın, ona “Sen dünyalı mısın,” diye sormuş. Gezgin ilk kez karşılaştığı bu tuhaf soruya “evet” diye karşılık vermiş. “Merak etme,” demiş kadın, “bu şehirde nasıl yaşayacağını ben sana öğretirim.” Kadının gezgine söylediği bu davetkar cümle, eşyaya bir kuruşluk dahi değer biçilmeyen, kimsenin kimseye hükmetmediği mülkiyetsiz bir toplumsal düzen içinde, bolluk ya da yoksunluk duygusu hissetmeden yaşama yolunu göstereceğine dair şefkatli bir çağrıymış da. Ertesi gün gezgin, kadınla buluşmaya giderken yol kenarında bir nar ağacı görmüş. Çevresine bakınmış kimse yok. Çabucak ağaca tırmanıp neredeyse ağacı talan edercesine bütün narları heybesine toplayıp hediye olarak kadına götürmüş. Öfkeyle “Bunu nasıl yaparsın” demiş kadın, “o ağaçta zaten benim hakkım vardı. Nasıl olur da hakkım olan narı bana hediye edersin?”

Bağlar...

8. yüzyılda yaşamış Medineli alim İmam Cafer-i Sadık’ın kitabında geçen bu masalı ilk okuduğumda, 16. yüzyılda yaşamış, Ütopya’nın yazarı Thomas More geldi aklıma. Bu iki düşünür, farklı çağlarda ve farklı dillerde ürettikleri söylemlerle şimdiki zamanı ve geleceği sarmalayan görünmez bir bağın iki ucunda duruyordu. Yeryüzünde öyle bağlar vardır ki sadece kelimelerden oluşur. Mutlak varoluşuyla kendi zamanını kuran her yazılı eser, insanlıktan bir kesittir. Okurken dünyaya bağlı hissetmemizin nedeni de bu. Çünkü kelimeler, içinde bulunduğumuz iklimden, akmakta olan yaşantıdan, politik gelişmelerden ya da bilinçdışımızdan uç vererek, yeryüzündeki bütün okurları başka bir yoldan dünyaya bitiştiren sıkı ilmiklerdir.

Aquino’lu Saint Thomas’tan İbn-Sina’yı, James Joyce’dan Homeros’u, Heidegger’den İbn-i Arabi ‘yi, Borges’ten John Milton’u, böcekleşmenin derin ıstırabını tasvir eden Kafka’dan “Niçin bir böcek olamadım?” diyerek özyıkımı sergileyen Dostoyevski’yi, Katherine Mansfield’dan Çehov’u ve daha nice yazarı nice yazardan soymaya kalkmak, insanlığın düşünsel atmosferine ağ ören kelimelerin anlam yükünü eksiltmek olur. İnsanlığı niceliğiyle değil de niteliğiyle algılayan her has yazar, kelimeyi olduğu anlamıyla kullanmayıp her keresinde baştan yaratıyor olsa da, okurun yorumlama hüneri o kelimeyi çoktandır zihninde dolaştırmasından ötürüdür.

Dil, çift bilinmezli bilmece

Öte yandan dilin daima bir sınırı vardır. Kültürel söylemle, kelime dağarcığıyla, güncel değişimlerle, o dilin konuşulduğu ülkenin dünyaya açıklığı ya da kapalılığıyla genişleyip daralan bir sınırlılıkta üretir kendini. Hatta bazen yazar için dil bir zindana bile dönüşebilir. Öyle ki, yazar ilettiği ıstırabı betimlemek zorunda kalır. Kimi zaman, fazlasıyla soyut kalan duygu özünü feda ederek yapar bunu. Hissettiklerimizi yalnızca dilde düşünebiliriz. Dolayısıyla dil, düşüncenin hem efendisi hem de hizmetlisi olma vasfıyla çift bilinmezli bir bilmece olarak sürdürür varlığını. Ne var ki tercüme, akışkanlığın ve sonsuzluğun ta kendisidir. Bir dil ölü olsa bile onu tercüme ederek dirilten başka bir dil muhakkak vardır. Yazmaya başladığımdan beri, açığa çıkan her kelimenin, dipten vuran duyguların birer tercümesi olarak oluştuğunu, kelimenin ontolojik açıdan bir tercüme olduğunu içten içe seziyor, içine doğduğum Türkçe imgelemin başka dillerdeki yansımalarla yeryuvarlağını dolaşabileceğini derinden biliyordum.

Demon, büyü ve kehanet

Türkçe imgelem derken kendiminkinden söz ediyorum elbette. Kendimce bir bellek tasarımı yapacak olursam, aklıma ilk gelen sanatçı Mehmet Siyah Kalem... 14. yüzyılda yaşadığı varsayılan bu gizemli nakkaş, kültürel bir aktarım güzergahı olan ipekyolunun sanatçısıdır. Siyah Kalem, kuşaktan kuşağa miras kalan anonim anlatıların çarpıcı figürlerini canlandırmakla kalmayıp, Asya kültür ortamında yaşamış sıradan insanların Doğu’dan Batı’ya, Batı’dan Doğu’ya adım adım ilerleyişini eşsiz bir üslupla resmetmiştir. O çeşitliliğin ve çoğulluğun esrarengiz tanıdığıdır. Göçerler, dervişler, Budistler, şamanlar, arkaik destanları dile getiren ozanlar, Hıristiyan misyonerler, Maniheistler, Moğol, Uygur ve Çinli tüccarlar, Mehmet Siyah Kalem’in göz hizasında yeni bir dünya arayışı içindeydiler. Mehmet Siyah Kalem’in en önemli yanı ise, yeşimtaşı, ipek ve baharatın taşındığı upuzun kervanların arasında, insanın karanlık yanını temsil eden demonları da görmüş olmasıdır. Her birimizin ikizi olan iblisin bedenini hepimizin tanış çıkacağı biçimde tasarlama hünerini o göstermiştir.

Türkçemin düşsel gerçekçi evrenine kehaneti, miti ve büyüyü işleyenlerden biri Mehmet Siyah Kalem’in bakışı ise bir diğeri de kadın sesleridir. Kadın seslerinde ölümsüzleşen anonim anlatılardan ben de payıma düşeni aldım. Büyükannelerimin anlattığı masallardaki öğretiler, daha sonra okuyacağım birçok yazar ve düşünürü kolaylıkla anlamamı sağlamıştır. Bize söyleneni anlama tarzımız, hatırlama tarzımızla aynıdır. Sözgelimi, insanın kendi özüne misafir olduğunu İslamiyet öncesi yaşamış şairlerin dizelerinde okumazdan önce, bana pagan bir dünya deneyimi yaşatan bu masallardan öğrenmiştim. Bilginin değil, bilgeliğin esas alındığı anlatılardı bunlar. Başka bir deyişle bilgi, bilgeliğin çilingiriydi.

İslam mistisizmi ve divan şiiri

İslam mistisizminin hemen hemen bütün filozoflarının birer şair olması da, sözü güzel söyleme geleneğinden kaynaklanıyor olmalı. Mealen söylüyorum, “Sakın gözümün önünden ayrılma, gözlerim senin sarayındır” diyen Sultan Veled, 13. yüzyılda Mevleviliği sistematize eden bir tasavvuf alimi, aynı zamanda bir şairdi. Mutlak varlık ile insan arasındaki ilişkiyi sorgulayan bu filozoflar, şiirlerinde insan iradesinin özgürlüğü meselesine odaklandılar. Onların şiirinde an’lar vardı. Öncesiz, sonrasız, tam bir dinginlik anı... Bu anlar içinde, önce dünyayı terk eden, sonra ahireti terk eden, en sonunda terk etmeyi terk eden olgun insanın döngüselliği bir nabız gibi atıyordu.

Yüksek zümre edebiyatı diye nitelendirilen klasik Divan şiirinın iki sıra dışı şairi vardır ki daima soluklarını yüzümde hissederim. Biri Mihri Hatun, öbürü Yahya Efendi. Mihri Hatun, içinde bulunduğu 15. yüzyılda erkek egemen söylemlerin ve dinsel temaların tümüyle dışına çıkarak düşüncelerini, kadınca duygularını benzersiz bir üslupla dile getirmiş, yumuşak ama ateşli bir şairdi. Kelimeyi taşımaktansa eline kalem alıp onu yaratan bu kadının varlığına daima şükran duyarım. Yahya Efendi ise bir din adamından beklenmeyecek şehevi bir iştahla insankişinin dibinde mayalanan arzuları muzip bir dille ışığa çıkarır. Padişah IV. Murat döneminde, tütün ya da içki içtiği, gece sokakta gezdiği için kim bilir kaç yüz bin insan İstanbul sokaklarında ipe çekilirken, Yahya Efendi, meyhaneleri ham sofuların dergahına yeğ tutan dizeler yazmıştır. Ağzı yüzü bir yana kaymış, gözleri kanlanmış bir sarhoşun efkârı, demlendikçe parlayan vicdanı ve saflaşan imanı Yahya Efendi’nin kelime aleminde hakikate en yakın mertebeydi çünkü.

Öğrenmek hatırlamaktır

Size, Batı edebiyatının merkez alınıp Batılılarınkine benzer sanat eserleri üretilmeye başlandığı 19. yüzyıla kadarki kendi kişisel maceramdan söz ettim. Bu macerada Odysseia’nin yolculuğu, Hititlerin fal metinleri, Sapho’nun şiirleri, Gılgamış destanı, Ermeni türküleri, Pontus ağıtları, Kürt destanları, Kontantinopolis’teki Julianus kitaplığının külleri de var. İçinde olmadığım bir zamanı kendi kişisel tarihim olarak nitelendirmemin nedeni, Sokrates’in deyimiyle öğrenmenin hatırlamak olduğunu benimsediğim içindir. Hiç kuşkusuz ahlaki bir karakteri vardır belleğin. Hatırlamak da ideolojiktir. Neyi hatırlıyorsam onun bir parçası, neyi unutuyorsam boşluğun kendisi olduğumu teslim ederek söylüyorum bunu.

Kültür yüceltimi bir saptırmadır

Türkiye’nin onur konuğu olduğu bu kültürel ortamda Türk kültüründen özellikle söz etmeyişimin nedeni, kültür yüceltiminin bir saptırma olduğunu düşünmekten ileri gelir. Gerçekte hiçbir kültür bir diğerinden üstün olmadığı gibi, berbat töreleri yüzünden iç burkan zaafiyetler de taşır. Kültür yüceltimi kültür elçilerinin sorumluluk alanına girdiğine göre, bana düşen kültürden sağ kurtardığım imgelesel bir bellek sunmaktı.

Kültür kavramından tedirgin oluyorum, çünkü farklılığı öne çıkarıyor. Toplumların birbirinden farklı olduğu yeni bir keşifmiş gibi, son dönem ideologların “kültür aracılığıyla ulaşmak” diye formüle ettiği bu yeni siyaset, ötekileştirmenin ve ötekinin verdiği tekinsizliği bastırmanın gizli tanımı haline geldi. Oysa ‘bir görme biçimi’, aynı zamanda ‘bir görmeme biçimi’dir. Hep beraber mahvettiğimiz şu gezegenin üstünde farklılığa değil de farksızlığımıza vurgu yapmanın vakti geldi geçiyor. Balkan savaşlarının kan kokusu hâlâ duyuluyorken, Darfur’daki katliam sonlanmamışken, Irak savaşında yetim kalan bir milyon çocuk yapayalnız büyüyorken, İsrail-Filistin savaşı sürüyorken, milyonlarca insan açken şu masumiyet yanılsamasından sıyrılmanın bir yolu da kelimelerde, tercümenin tercümenin tercümesi olsa da kelimelerde buluşmaktır.

Yanılsamalar

İnsanlığın kendine duyduğu narsistik bağımlılık sürdükçe, yanılsamalarımızın kölesi haline geleceğiz. Bu dünyadan, yerkürenin evrenin merkezi olmadığını kanıtlayan Kopernik, insanın biyo-merkez olmadığını söyleyen Darwin, insanın kendi ruhunun efendisi olmadığını anlatan Freud geçti. Yeryüzünde rastladığımız ilk yabancı, tekinsizliğiyle huzursuz eden ilk öteki, kendimiziz. Mehmet Siyah Kalem bunu bize yüzyıllar önce gösterdi.

Şu an kitaplarla çevriliyiz. Benliğimizin kristalleşemeyeceğini öğreten kelimelerin arasında, ruhsal bir vicdan alanındayız. Unutmayalım ki tam iktidar yoktur, tam ben, tam sen, tam öteki yoktur. Arzularımız ve acılarımızla kendi oluş serüvenimiz vardır. Türkçemden okuyacağınız her kitap umarım başka bir kitabı hatırlatır da birbirimize bağlanmış oluruz. Bu kitaplar birer sunum ya da hediye değil, sizlerin çoktandır sahip olduğu kelimelerdir. Çünkü dediğim gibi, nar hakkı bahşedilemez.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …