Ana içeriğe atla

bağıramıyorum


Bir sigara yakıyorum.

Sınava 15 dakika var.


Genelde ben sigara yaktığımda sınava 15 dakika var oluyor.


Sınav giriş belgelerinde yer alan "lütfen sınav yerine en az 15 dakika önce geliniz" ibaresine neden bu denli uyduğumu bilmiyorum. Sigara içmek dışında o 15 dakikanın başka bir işe yaradığını görmüş değilim. Olsun, ben artık bununla kavga etmiyorum.


Yanımda yarım litre su, bir kurşun kalem ve bir silgi var. Kendim yokum. Kendimi evde bıraktım, şu saatlerde uyuyorum.


Sigara bitime yaklaştıkça, bulunduğum okulun bahçesi kalabalıklaşıyor. Aynı benim gibi iş arayanlarla dolu bir güruh haline geliyoruz. Güzel bir istatistik bilgiyiz biz, metaveriyiz, çeşitli araştırmalarda "en son mezun olunan okula göre işsizlik durumu" tablolarında yer alıyoruz. Arada bir -genellikle bir sınavı bahane edip- Cumartesi, Pazar sabahları bazı kampüslerin bahçelerinde toplanıyoruz, istatistik oluşumuzu kutlayarak o işsizlik durumu tablolarından el sallıyoruz.


Homojen değiliz yalnız. Hiçbirimiz kendimizin işsiz olduğuna inanmıyor. Çünkü her birimize aslında nice holdinglerin yönetim kurullarından teklifler geldi ve biz reddettik. Çünkü her birimiz aslında interrail yapmıştık ve sırtımıza çantamızı asıp Cunda adasına yerleşip, bir zeytinlik edinip, akşamları şarap içeceğiz. Çünkü her birimizi "daha son sınıfta kaptılar". Bir hobi bizimkisi, kendimiz harika olduğumuzu düşünerek bir grup "işsiz"le beraber haftasonları banka sınavlarına giriyoruz.

İşte! Takım elbiseliler de geliyor! Siyah ruganlar, döpiyesler, deri kemerler, ince çoraplar, yüksek topuklar. Bir bir gözümün önünden Zara Sonbahar-Kış'la Damat Sonbahar-Kış'lar geçiyor. Zara'yla Damat, arkadaş gibi duruyorlar ama gizli gizli sevişiyorlar bence.


Takım elbiseliler bize yol gösteriyor, sigaralar atılıyor, sınav salonlarına giriliyor. Bir yudum su içiyorum.


Genel Ekonomi'ye ilişkin bir takım soruların olduğu bir kağıda, 20 küsür yıldır kullanmakta olduğum ismimi yazıyorum. İsmim o sınav kağıdında çok tuhaf duruyor, olmuyor sanki. Kağıt, ismimi kusmak istiyor da kusamıyor sanki...Sorulara geçiyorum...


Kağıtla karşılıklı olarak bir süre birbirimize Ricardo'dan, Keynes'ten, esneklikten falan söz ediyoruz. Ben çok ciddiye almamaya çalışıyorum kağıdı, o inatlaşıyor. Arzla talep bir yerlerde buluşuyor o esnada, equilibrium oluşuyor, ceteris paribus bir şeyler vuku buluyor. Niçin bu kağıt benimle Latince konuşuyor? "Ceteris paribus" diyor, "tüm diğer koşullar sabitken bilmemne olursa bilmemne olur anlamına gelir" diye hatırlatıyor. "Buna gerçekten inanıyor musun yahu?" diye soruyorum, "diğer tüm koşulların gerçek hayatta sabit kalabileceğine?"..Kağıt cevap vermiyor. Üstelik tüm bunları Latince anlatmasına da gerek bulunmuyor, "halamın bıyıkları olsa amca olurdu" cümlesi zaten aynı anlama geliyor. Bir başka soruda bu defa "devlet piyasaya hiç mi hiç karışmazsa piyasada kendiliğinden denge oluşur" diyor bana kağıt. "Annanemin hoş bir tabiriyle 'koy götüne, rahvan gitsin' demeye çalışıyorsun sanırım?" diyorum... "Terbiyesizleşme" diyor kağıt bana...


Genel Ekonomi bitiyor, Genel Hukuk geliyor. A kişisi B kişisinin evinde kirada otururken, önceki kiracı C'nin evde kalan eşyaları D kişisi tarafından çalınıyor. Oh, çok şükür diyorum. Genellikle tüm suçları alfabemizde yer almayan Q,W,X'lerin işlediği düşünülen bir ortamda, Q'ları, W'ları, X'leri bu soygundan sorumlu tutamazlar bak diyorum. Kendimi ise ziyadesiyle bir Ğ olarak hissediyorum. Q, W ve X'lerden olmadığım gibi A, B ve C'lerden de değilim, alfabe okunurken telaffuz edilmeyen, varlığı pek hissedilmeyen, diziyi görsel olarak bozan, biraz eğreti duranlardanım ben...D kişisinin mahkemesi sürüp, B altı aylık kirayı peşin verip, A kaporadan vazgeçerken bir yudum su daha içiyorum...


Herhangi bir banka sınavında olduğu gibi, bu sınavın da muhasebesiz geçmeyeceğini biliyorum. Karşıma gelen bilançolara artık şaşırmıyorum. Ama koyulmuş uyduruk Bolkepçe Gıda A.Ş., Karbeyaz Kurutemizleme gibi isimler midemi bulandırıyor hala. Çift yönlü kayıt sistemi doğrultusunda bir yere alacak kaydettiğimi bir başka yere borç yazmam gerekirken farkediyorum ki ben hayatımın bu döneminde her şeyi alacak kaydediyorum. Birileri çok pis borçlanıyor bana ama kim olduklarını bilemiyorum, kim olduklarını soruyorum Güven Bank A.Ş. diyorlar, öyle bir yerin gerçekte var olmadığını anlatamıyorum...


Tüm bu çevremi sarmış insanlara bağırmak istiyorum "Şu an şu sınavla girip kazanacağımız yer gerçekte yok! Gerçekte böyle bir meslek olamaz! Böyle bir sektör, böyle bir firma, var olamaz! Bankacılık diye bir şey olamaz! Eğer bu gerçekten var olduysa gidip aynı atadan geldiğimiz maymunlardan özür dilemeliyiz, hiç evrimleşmemiş olmayı seçmeliyiz ve birer muz alıp ağaç tepelerine çıkmalıyız! Çünkü bunca yıldır gelebildiğimiz yer "bankacılık" diye bir şeyse, gerçekten geri dönelim...Lütfen geri dönelim..."


Bağıramıyorum...


O tuhaf sınavlardan birini kazanıp, işe başlıyorum...


Şimdi her sabah traş oluyorum, her sabah kravat takıyorum, her sabah asansörde karşılaştığım Zara'lara ve Damat'lara gülümsüyorum, her sabah midem ağrıyor, her sabah ilk işim bir sigara yakmak oluyor.


Her akşam, işyerinden dışarı adım attığımda gittiğim ilk yer en yakın birayı bulduğum yer oluyor...


Bağıramıyorum...


Hani o Bahar Şenliği'nde, hani önce sahaya Devrim yazıp sonra kimbilir kaç şişe şarap içip, hani Yeni Türkü çalarken sahnede, hani "rüzgar uğultusunu hapsetmiş içten içe esiyor"ken, hani kusmuş, hani biraz daha içmiş, hani arkadaşlarına sarılmış, hani sanki tüm dünyayı karşısına almış, hani çimlere serilmiş, hani tam kafasının önünde duran yıldızlara ilk kez görüyormuş gibi bakakalmış çocuk vardı ya...Onu çok özlüyorum...


Onu kaybettiğim için kendimi affedemiyorum...


Ama artık kendime bile...


Bağıramıyorum...




Onur ESİN

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…