Ana içeriğe atla

Ankara‘da Yaya Olmak Zor İki Gözüm

"Yaya, yerel topluluğun yitik ölçüsüdür."
Peter Calthorpe
Ankara‘da değil bir tek, modern zamanların bütün kentlerinde yaya olmak, bir başka deyişle, en "doğasında olduğu gibi" yolculuk yapan insan olmak zor zanaat olsa gerek. Ne var ki, gündelik yaşamın politikasını da, bu gündelikliğin her hücresine sinmiş iktidarı da insan, içinde/üzerinde devinmeye çalıştığı mekan dolayımıyla tecrübe ediyor. Fiziksel, toplumsal ve dahası psikolojik anlamıyla bu mekan benim için Ankara. Bulvarları zincirlere vurulan, dört bir yanı üst-geçitlerle bezenen, kaldırımları otomobillerin işgaline uğrayan, "kent-içi ulaşım" politikalarının her geçen gün yeni bir acımasız teknikle yayaları ortadan kaldırmaya yöneldiği Ankara... Büyükşehir belediye başkanına sorarsanız "yaya" gibi ayrı bir kategori yok. Akay Kavşağı projesinin uygulamaya geçtiği günlerde, yerel bir televizyon programında, "neymiş efendim, bu proje yaya haklarını gaspediyormuş, özel araçların içindeki insanlar araçlarını terk ettiklerinde yaya değiller mi sanki?" diyordu. Ki, O Akay Kavşağı‘nın devamının Kuğulu olacağı besbelliydi... Oysa ben, ortalama olarak günde bir-birbuçuk saatimi kaplayan yayalık deneyimimde "bir sınıf olarak otomobil kullanıcıları"yla kendi aramda (evet, onlar "sınıf", ben olsam olsam "kendi"yim) ciddi bir çıkar çatışması yaşıyorum. Bu çatışmada gerekli bütün silahlar daha baştan elimden alınmış durumda. Çünkü, sözü edilen sınıf zırhlı, motorlu, hızlı ve erkek; "kent-içi ulaşım planlaması" denen şeyi bütün bu özelliklerine göre yeniden tanımlatabilmeyi becermiş. Bense (yaya, yitik ölçü ama illa da kenttaş), bir tanım olarak, bir kategori olarak varsayılmıyorum. Dolayısıyla, her adımımda, orada o biçimde olmamam gerektiği kuralı bana anımsatılıyor.

Nasıl mı? "Sayın yayalar, lütfen karşıya geçişlerinizde Metro alt-geçitlerini kullanınız" yazan tabelaları, "bu kent makinaların değil, insanların" inadıyla görmezden gelip Kızılay‘ın göbeğinde "yerüstü"nü kullanarak karşıdan karşıya geçmek istemeyegörün mesela. "20-19-18..." diye saniye saniye azalan yeşil geç sinyalinin birazdan kırmızı "130-129-128..."e dönüşecek olmasının tehdidiyle burun buruna kalıverirsiniz (Oradan geçerken, bir tek ben miyim acaba "hızlı, hızlı, en hızlı adımlarınla, dahası mümkünse koşarak hemen karşı tarafa ulaş, hiç işi gücü yokmuş gibi burada seni bekleyen otomobillerin önünden bir an önce yok ol" diye geriden gelen bir sesi işiten ve "ya 70 yaşın üzerinde olsaydım, ya şimdi elimde ağır bir yük olsaydı, ya bir ayağım aksıyor olsaydı..." diye "olağan bir yayalık durumu"ndan daha beter felaket senaryoları tahayyül eden?). O Kızılay ki, Ankara, otomobile göre ve otomobil için "plan"lanmazdan evvel "meydan"dı; çağ atladı, "kavşak" oldu. "Yaya geçitlerinde üstünlük mutlak olarak yayalarındır. Yayalar için yeşil ışık süresi, gerekli yürüme süresine göre ayarlanır. Zemin katı yayalarındır. Genel kural olarak, yayalar üst ve alt geçitlere zorlanamaz" ilkeleri*, Kızılay kavşağında, bundan böyle, bir "fantezi"den ibaret. Hem de öyle bir fantezidir ki, Emniyet Genel Müdürlüğü Trafik Hizmetleri Başkanlığı, yayınladığı Trafik İstatistik Yıllıklarında, yayaların yaptığı hatalar arasında, "araçlara ilk geçiş hakkını vermeme"yi de sayar (Siz hiç -yeşil ışıkta geçsin kırmızı ışıkta geçsin- bir yayanın bir araca çarparak zarar verdiğini duydunuz mu? Olsun, siz yine de her durumda araçlara "ilk geçiş hakkı"nı verin. Sahi, siz hiç kendi maddi ve manevi varlığınızla bir otomobilin varlığının kitlesel üretim, kullanım ve tüketimciliğe yaptığı "katkı"yı karşılaştırmayı düşündünüz mü -hani şu rakamların soğuk diliyle?).


Başka nasıl mı hissedersiniz orada o biçimde olmamanız gerektiği kuralını? "Yaya kaldırımı"nda yürümeye başlayın örneğin, üzerinde yürümeye çalıştığınız yerin aslında size ayrılmış bir mekan parçası olmadığını, bir zamanlar öyle idiyse bile artık elinizden alınmış, kazanılmış bir hakkınızın gaspedilmiş olduğunu kavramanız 1,5 dakikadan fazla sürmeyecektir. İstediğiniz kadar, "yaya kaldırımları yayalarındır. Araçlar yaya kaldırımlarına park edemez. Kaldırımlardaki bütün fiziki ve toplumsal engeller, serbest yürüyüşü aksatmayacak biçimde düzenlenir" ilkelerini anımsayarak, fantezinizi kurmaya devam edin. Sol tarafta bir otomobil galerisi (yüzlercesinden yalnızca biri) vardır ve satışa sunulmuş otomobiller "yaya kaldırımı"nın üzerinde sergilenmektedir. Bütün haşmeti ve dehşetiyle alıcılarını bekleyen "vitrin otomobilleri"nin işgaline, vaktiyle satın alınmış park halindeki otomobiller eşlik etmektedir. Arabasının kapısını henüz kitlemekte olan ve muhtemeldir ki ikinci otomobilini satın almaya gelmiş bir "beyefendi"ye hiç de "hanımefendiliğinize" yakışmayacak bir hesap sorma cüretinde bulunup "burası yaya kaldırımı değil mi" dediğinizde, önce boş ve anlamsız gözlerle ne demek istediğinizi kavramaya çalışarak yüzünüze bakar (neyse ki zırhından henüz soyunmuştur ve "görece eşit"sinizdir, küfredip gaza basma gibi bir şansı yoktur mesela), sonra hemen kendini toparlayıp durağan otomobillerle hareket halindeki otomobiller arasında kalmış aşağı yukarı bir metrelik alanı gösterir, "şurası galiba yaya kaldırımı" der ("nerede olacağını, nereden ve nasıl gideceğini ben ve benim gibiler belirler, iktidarı elden bırakmamayı sağlayacak kurallar formel düzeyde de, işte böyle enformel düzeyde de keyfi olarak konur ve dayatılır"). Yapabileceğiniz tek şey vardır, yürürken çizeceğiniz yüzlerce zigzaglara başlamak ve sakin olmak. Yok, bir arkadaşınızla birlikte yürüyorsanız, "kaldırım otomobilleri bariyeri"ne yaklaştığınızda çil yavrusu gibi dağılıp farklı otomobil aralıklarından teker teker süzülürsünüz. Yanından geçtiğiniz arabayı elinizdeki anahtarla çizmek, aynasını kırmak gibi "proleter", "servet düşmanı" ve de "bölücü, yıkıcı" faaliyetlerde bulunmayı aklınızın ucundan bile geçirmeyin sakın. Size zor teknikleriyle öğretilen tarzda zigzaglar çizerek, hoplayıp zıplayarak, yengeç yürüyüşünü deneyerek, yol arkadaşınızla sohbetinizi, zihninizdeki düşünceleri bölüp parçalayıp kesintiye uğratarak yolunuza devam edin şimdilik. Aylak aylak yürümekten vakit bulunca da çok çalışın, sizin de olsun.

Bir tanım, bir kategori olarak -bile- varsayılmayan siz, Kızılay'dan Cebeci'ye geç saatteki dönüşünüzde de yaya kaldırımını kullanın dilerseniz. Sakın ola ki Kurtuluş Parkı‘nın, içini bir yana bırakın yanındaki kaldırımı bile kullanmayın. Bir kadınsanız, orası "size göre" değil, birden bire sarkıntılığa uğramanız ve daha ne olduğunu bile anlamamışken, tacizcinin (ya da sizi yürümeme, hele hele hava karardıktan sonra yürümeme konusunda "motive eden"in) parkın içine dalıp gözden kaybolması işten bile değil. Ola ki büyük bir kararlılık içinde hareket edip saldırganı, parkın içindeki bekçi ve polislere yakalattınız. Kurtuluş Karakolu‘na -ya da başka herhangi bir karakola- gittiğinizde bir erkek polis memuruna size ne yapıldığını anlatmanın getireceği sinir bozukluğunu göze almanız gerek. Siz yine de can güvenliğiniz için daha az riskli olan karşı kaldırıma geçin ve beş cadde lambasından ancak birinin yandığı romantik atmosferde, hayatınızda ilk kez "iyi ki caddeden geçen arabaların farları var" diyerek yürüyüşünüzü sürdürün. "Enerji tasarrufu" yapıyoruz ya... Yok canım, "nükleer santral yapacaklar illa ki, vatandaşa gözdağı veriyorlar" gibi yeni "bölücü" fikirlere kapılıp teknoloji karşıtlığı yapmayın. Ne de elektrik tüketiminin sektörel dağılımında en düşük oranın aydınlatmaya ait olduğunu düşünüp zihninizi bulandırın. Hem "geceleri ve sokakları istiyoruz" sloganı da 80‘lerde kaldı, öyle değil mi? Siz, bundan böyle, arkası arkasına yavaşlayıp kaldırıma yanaşan otomobillerin içinden uzanan "bırakayım mı?" tekliflerini de olabildiğince az duymak için binaların ön yüzüne neredeyse yapışık vaziyette yürüyerek, "hanım hanım" yolunuza devam edin. Bu arada sanmayın ki, "otomobilli bir kadın" olunca işler değişiyor. Bir zamanlar otomobili olan bir kadın arkadaşım, bir seferinde üç kamyonun kendisini çevre yolunda nasıl sıkıştırdığını, bariyerlere çarpıp kurtulmayı düşünecek bir çaresizlikle yüz yüze geldiğini anlatıyor. Neyse ki, nasıl olduğunu anlamadan İstanbul yolu ayrımına gelince kamyonlar dönmüş de arkadaşımın arabası da canı da kurtulmuş. Halen otomobil kullanıcısı olan bir başka kadın arkadaşım da aynı "sıkıştırılma" derdinden şikayetçi. Eryaman‘daki evine gidip gelirken arabayı olabildiğince süratli kullanmakta bulmuş çıkış yolunu. Başka bir kentte yaşayan annesi babası her gün telefonla arıyorlar onu, "sağ ve salim" mi diye...

Anlayacağınız, Ankara‘da -ya da başka herhangi bir kentte- otomobilli ya da yaya "ikinci cins" olarak ne kentte mekanınız ne mekanda güvenliğiniz var. Bu "çıkışta eşitsiz" duruma kör "kent düzenleme" politikaları da (hani kent rantları, yol genişletme gereksinimi, katlı kavşaklar vs. gibi daha önemli dertlerimiz varken) sizi kayırmayacak. Varsayılmama nedeniniz tek değil ki... İster gece tek başına yürüyen bir kadın, ister özene bezene aldığınız pusete bebeğinizi oturtup hava (biraz da egzoz gazı) almaya çıkmak gibi sıradan bir isteğin olanaksızlığıyla yanıp tutuşan bir anne olun, durum aynı. Mesleği kent planlama olan bir arkadaşım anlatıyor geçenlerde: "Küçük yeğenimi geçen sene şurda azıcık gezdireyim istedim, pusete koydum. Çok özlemiştim pusette bebek gezdirmeyi. Kaldırımlar o kadar kocaman ki, puseti indir kaldır indir kaldır başedemiyorum, belim ağrıdı, yapamadım. Yolun kenarından gideyim dedim, arabalar acayip hız yapıyor. Her an arabanın altında kalabiliriz gibi hissettim kendimi. Şu Zirvekent‘in henüz çok işlek olmayan bir yolu, oraya girdim, insanlar nasıl keşfediyor, onu da anlamıyorum, yol işlek olmadığı için orası da acemi şoförlerin eğitim pisti olmuş. Acemi şoförlerin lastiklerinin altında ezilmek istemedim açıkçası. 20 dakika sonra panik içinde ve gerçekten başım ağrıyarak getirdim çocuğu annesine teslim ettim, ‘al sağ salim çocuğunu, bi daha yani tövbeler tövbesi‘ dedim" ve ekliyor, "Sokak ‘sosyal bir arenadır‘ diyoruz biz. Bir kadın sokağa çıkamıyorsa, sokakta kendini var edemiyosa, geçiniz yani. İşte ben, çocuklarımı alıp sokağa çıkmaya hasret bir anne olarak büyüttüm onları. Ondan sonra, düşün, bu şehirde alışverişin çoğunu kadınlar yapıyor. Yani bir pazar arabasını düzgün bir biçimde sürükleyerek evine götürebilen bir kadın tanıyor musun?" Ben ne pusetiyle yolda rahat rahat yürüyen bir kadın tanıyorum (en son bundan dört ay kadar önce Ayrancı‘da bir tane görüp çok şaşırmıştım, hala unutamıyorum) ne de pazar arabasını kolayca sürükleyerek evine ulaşan birini, siz tanıyor musunuz? İyi canım, siz de pazar arabası yerine otomobilin bagajından yararlanacak uygarlığı ediniverin artık. Kentin bilmem kaç kilometre dışındaki Real‘leri Metro‘ları vb. çağdaş ve de kocaman alışveriş merkezlerini boşuna mı yaptık? Yitik ölçü sen de! Sen böyle en ilkel halinle yürümeye ve fantezini geliştirmeye devam et: "Kent yaşamının gerçek sahipleri yayalardır. Bu nedenle: Yayalık, insanlar arası etkileşimi artırıp kentsel kültüre katkıda bulunduğu için desteklenir ve özendirilir. Yayalar, yerel yönetimlerle birlikte yayalık haklarını savunabilecek, şikayetlerini iletecek bir örgütlenme geliştirir. Trafikle ilgili kararlar ve polisler, yayaların haklarını da gözetir ve korurlar. Yaya altyapısının, gece-gündüz bakımını, temiz ve aydınlık tutulmasını, onarılmasını, bitki ve ağaçlarla görsel çekiciliğinin sağlanmasını, yayaların katkılarıyla yerel yönetimler yapar. Ve yayalar; kaldırımlar, yaya bölgeleri, yaya yolları, yaya geçitleriyle ilgili kararların alınmasına katılmak hakkına sahiptir."

Hak mı? Kararların alınmasına katılmak mı? Yayalığın özendirilmesi ve desteklenmesi mi? Anayasa‘ya göre "mahalli müşterek ihtiyaçlar"ın karşılanmasından sorumlu olan yerel yönetimler mi? Yıllar önce Kızılırmak Sineması‘na gitmeye niyetlenmişken, Meşrutiyet Caddesi‘nde mantar gibi bitivermiş üst-geçitlerle burun buruna geldiğim yerde karar mekanizmalarına katılım sınırım çziliverdi. En ucuz spor olan yürüyüşü çok seven anneme sormuştum o zaman, "üst-geçitleri kullanıyor musun" diye, "yok" demişti, "bel fıtığım var, biliyorsun". Yine benim gibi "iflah olmaz bir yaya" olan arkadaşıma sormuştum, "yayaları tamamen görünürden kaldırmaya yönelik, çok saygısızca bir uygulama" diye yanıtlamıştı, "oysa kent merkezlerinde mümkün olduğunca az arabanın olması gerekir. Girmesin tabii arabalar oraya. Meşrutiyet‘i trafiğe kapat yani, sadece toplu taşıma aç. Meşrutiyet‘le Cemal Gürsel birbirine paralel mesela, özel araç oradan dolansın" diye düşünüyordu bütün iyi niyetiyle. Oysa kimse arkadaşıma sormadı o üstgeçitleri kullanıp kullanmayacağını, bana sormadı, bel fıtığı, kalp rahatsızlığı, tansiyonu olan insanlara sormadı, tekerlekli sandalyeye bağımlı insanlara sormadı, bebeği olan kadınlara sormadı, yaşlılara sormadı. "Müşterek ihtiyaçlar", evet ama kimin? Bütün bu saydıklarımın sözkonusu müştereklikte payı olmadığı apaçık ortada. Ortaklıktan dışlanmışlığınızla tek hakkınız, geçitler uğruna kesildiğini öğrendiğiniz akasya ve çınar ağaçlarının yasını tutma hakkıdır. Evet... Aşık olmanın aslında söylendiği gibi zor olmadığı Ankara‘da (nitekim "iyilik hali"ne dair hemen hemen bütün kaynaklarınız kurutulmuş ve geriye belki de tek "engelsiz" olanağınız olan aşık olmak kalmıştır) akasya ağacı olmak da zordur yaya olmak da... İki gözüm... Önüme aksın.


Ayten  Alkan

* Yaya Hakları Bildirgesi

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…