Ana içeriğe atla

sessizliğin gerillaları



Yuvarlağın Köşeleri
Birisi konuşurken bütün iş dinleyendedir.
Birisi dinlerken bütün iş konuşandadır.
Birisi susarken bütün iş susandadır.


Özdemir Asaf


Sessiz kalmanın, az konuşmanın erdemi üzerine çok sözler edilmiştir. Sessizlik ya da yerinde konuşma asalet göstergesi kabul edilir. Az ve öz konuşmak makbuldür. Bu güzellemeleri bir kenara bırakırsak (ki o güzellemelere dibine kadar katılıyorum), sessizlik bir sinme, geri çekilme midir bir yanıyla da? Yoksa hayata ve karmaşaya, gürültüye karşı verilen bir sessiz tepki midir suskunluk? Galiba bu duruma göre değişiyor.

2007 yılında gösterime giren Little Miss Sunshine adlı filmde, ailenin büyük oğlu pilotluk sınavına girmiş ve aynı zamanda konuşmama kararı almıştır; iletişime geçmesi gerektiğinde yazarak anlatır derdini. Kendisine verdiği bir ceza mıdır konuşmamak ya da ödenmesi gereken bir bedel midir? Yoksa kırılmanın, hırpalanmanın beraberinde getirdiği bir tepki mi? Galiba sonuncusu.

Aynı şekilde, Reha Erdem’in -henüz gösterime girmemiş olan, ödüllü Kosmos filmini hariç tutarsak- son filmi Hayat Var’daki ergen kız çocuğu Hayat karakterinin suskunluğu da sıradan değildir. İstanbul’da, kenarlarda bir yerde yaşayan Hayat’ın hayatı zorluklarla sürmektedir. Yönetmen, filmde Hayat’ı çok az konuşturur. Bakkal’ın tecavüzüne uğradığında da, babası ortadan kaybolduğunda da, annesi onu dövdüğünde ya da görmüş geçirmiş komşu teyze kadın orasını burasını sıkıştırdığında da konuşmaz Hayat. Dudaklarını açmadan bir mırıltı tutturur ki, en beter çığlıktan beterdir izleyen için. O “mmmm” sesi eşlik eder bütün olumsuzluklara; daha doğrusu olumsuzluklara karşı ünlenen sessiz bir mırıltıdır bu iç ses. Hayat’ın bu sessizliği bir direniş değilse nedir?

Karşınıza aldığınız şeylerle yüz yüze mücadele etme ya da tepki verme gücünüz yoksa tali bir yol olur sessizlik. Hem, elinizden geleni yapmış kabul edersiniz kendinizi hem de zarar görmezsiniz.

Sessizlik ya da suskunluk durumu, kapitalist düzenin de kolaylıkla baş edebileceği bir şey değildir. Ve işine gelmez aynı zamanda. Konuşarak ve daha çok konuşarak bazı değerlerin içinin boşaltılması daha iyidir düzenler açısından.

Sessizliğin reklamı, dolayısıyla pazarı zordur. Söz gelimi, Barış Bıçakçı adında, Türk edebiyatının yüz akı bir öykücü ve romancıyı ele alalım (hatta şair de). Barış Bıçakçı’nın bir tek röportajı olmaması bir yana, internette bir tek fotoğrafı bile bulunmamaktadır. Sessizce, bulunduğu köşeden kitaplarını yazar ve yayımlar. Yani, aslında olması gerekeni yapmaktadır. Boy boy verdikleri pozlarla ve çarşaf çarşaf röportajlarıyla arz-ı endam eden yazarların yanında Barış Bıçakçı, pazarlamacılar için iyi bir malzeme değildir. Görünmeyi, konuşmayı sevmeyen yazarlara, hem buralardan hem de dünyanın diğer taraflarından başka örnekler de verilebilir elbette. Buralardan İhsan Oktay Anar, Milan Kundera, J.D. Salinger bu örneklerden bazıları. Bahsedilen bu yazarların, görünmemeyi seçmekle, sessiz kalmakla edebiyatın pazarlaştırılmasına, metalaştırılmasına, yazarın imajının satılmasına karşı bir tavır sergilemediklerini kim söyleyebilir?


Onur Çalı


Yorumlar

  1. sezai karakoç'u unutmuşsunuz. o da bir sessizlik gerillasıdır..

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…