Ana içeriğe atla

Aslında Anlam da Yok!


Kitabın editörü de olan Fahri Güllüoğlu’nun mutsuz palyaço resmi, bize daha kapaktan başlayarak anlatıyor öyküleri: Aslında Cennet de Yok!


Kerem Işık’ın ilk kitabındaki öyküler tam da bu minvalde. Öykülerdeki insanlar sıkışmış, bunalmış ve sıkılan insanlar. Kaçacakları bir yer de yok. Her şeyin bir toplu iğne başı kadar anlamsız olduğunu biliyorlar. Çaresizliklerinden yapıyorlar yaptıklarını; yalnızlar. Kendi kendilerine ve içsesleriyle sürekli konuşsalar da diğer insanlarla iletişime geçmeye pek hevesli değiller. “Geçip Giden Tüm Gülüşler” adlı öyküdeki uyumsuz karakter aslında çok güzel özetliyor bu çelişkiyi: “Bir gün otursak da hiç durmadan konuşsak. Telaşa kapılmadan. Böyle dediğime de bakma. İki dakika geçmeden sıkılır gitmek isterim. Ah bir bilsen ne çok yoruyor şu yaşam denen şey beni. Geldik demek. Kahkahalarından, duyargalı başka insanlara sarılıp öpmenden anlamalıydım. Sen beni boş ver Akşam Ahmeti. Bir bira söyle yeter. Sonra bırak, bırak da düşüneyim, geçip gitmiş tüm gülüşleri.”

Erkekler ve “Bayanlar”

Kerem Işık’ın babasına ithaf ettiği bu ilk kitabında yer alan 18 öyküdeki ana karakterler erkek. Kadınlar yok mu? Elbette var; erkek karakterlerin “bayan” diye hitap ettikleri ve bir türlü yak(ın)laşamadıkları kadınlar bunlar. Bu bayanların yanısıra uzaktaki oğluna mektuplar yazan anneler de var, torununa mutlulukla masal anlatan nineler de.

İçinde bulunduğumuz çağa birçok isim verilse de, yaşadığımız hayatlara en çok yakışanı depresyon çağı olsa gerek. Aslında Cennet de Yok’un karakterleri tam da bu durumdalar. Kaldırımdaki çizgilere basmak istemeyen, eğer otobüsü kaçırırsa sevdiklerinin başına kötü şeyler geleceğini düşünüp sürekli kendileriyle didişen insanların sıkıntılarını, sessizliklerini, uyumsuzluklarını ve öfkelerini duyuyoruz.

Kediler sanki tüm öykülerin ortak karakteri. Hiç eksik değiller öykülerde. İzmir Körfezi de öyle. Çoğunlukla kentte geçen öykülerin müsebbibi kent değil aslında; bu karakterler köye de gitseler kurtulamıyorlar sıkıntılarından. Büyük şair İlhan Berk’in “Ben sıkıntıyım” dizesini yaşıyorlar adeta.

Yazarın Thomas Bernhard’vari öfkesinin içinden bazen umutlu cümleler de çıkıyor. Karakterler, bütün öfke ve yorgunluklarına rağmen, bir yandan da “Her şey olması gerektiği gibi” diyebiliyorlar. “Bir Tuhaf Rüyaymış Zaman” adlı öykünün hiçbir şeyde anlam bulamayan kişisi yine de yaşamı kabullenir:

“Bir kuş sürüsü geçti üstümüzden. Gün yavaş yavaş yerini buluyordu zamanın yatağında.
Yürümeye başladım.
Ölmek kolay, yaşamak lazım.”

Şiirli Öyküler

Şiirle öykünün arkadaşlığını bir kez daha kanıtlayan bu kısa öykülerde kimi zaman sadece bir anın resmini de izliyoruz. Anlatıcı yazar, sanki bir fotoğrafını çekiyor o anın.

“Vurun Kendinizi Kıyılarınıza” adlı öyküde şiir yazamayan öykü kişisi soruyor: “Hayır mı gelir şiiri tükenen bir hayattan?” Şiiri tükenen hayatlarımız için, hepimiz adına rahatsızlık duyuyor öykü kişileri. Oysa bu öykülerde şiir var. Düzyazı metinler için bir övgüdür ya “şiirsel” olması; bu öyküler şiirsel değil düpedüz şiirli metinler. Şiir epigraflarından tutun, öykülerin adlarına, karakterlerin iç konuşmalarına, hatta çekilen anlık fotoğrafların betimlenmesine kadar şiir duyumsatıyor kendini.

Kerem Işık, bir genç yazar. İzmir’de yaşıyor, öykülerindeki martılar İzmir’den. Başka güzel öykülerini de okuyacağız.


Onur Çalı


Star Kitap Ekinde (3 Nisan 2010) yayımlanmıştır.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…