Ana içeriğe atla

Öykü ve Hikâye


Öykünün bugünü ve geleceği üzerine düşünürken günümüz yazınında yeterince tartışılmadığına inandığım ince bir konuyu dile getirmek istiyorum. Öykü ve hikâye arasında nasıl bir ayrım vardır?

TDK sözlüğünde:

hikâye Ar. §ik¥ye 
(hikâ:ye)
1. Bir olayın sözlü veya yazılı olarak anlatılması: “Salonunda toplanmıştık geçen gece beş on kişi / Vardı onun kendine has bir hikâye söyleyişi” -E. B. Koryürek. 2. Aslı olmayan söz, olay: Anlattıkları hep hikâye idi. 3. ed. Gerçek veya tasarlanmış olayları anlatan düz yazı türü, öykü.

öykü

1. Ayrıntılarıyla anlatılan olay. 2. ed. Hikâye: “Çok yazamıyorum ama öyküler içinde yaşıyorum.” -N. Meriç.

Benzer tanımlarına karşın, öykü ve hikâyenin birbirinden farklı çağrışımları olduğu ön kabulüyle sözlükteki karşılıklarını şimdilik bir kenara bırakalım. Bu sözcüklerin seslendirilmesiyle zihnimize üşüşen farklı anlamlar, elbette sözcüklerin bizdeki tarihinden ileri gelmektedir. Sözcük tarihinde anlam ve köken kadar, kullanım alanı ve amacı da önem taşıyor.


Hikâyenin yukarıdaki tanımı çoğunlukla kabul görür. Öyküden farklı olarak, hikâye türü, yazılı bir metin olmasının yanı sıra sözlü bir anlatı da olabilir.


Sözlü hikâyenin “dinleme” ve “dinleme sonrası” olarak iki aşamasının olduğunu düşünelim. Birinci aşamada anlatı, ilkin seslendirilişiyle, ardından kurgunun anlatıcı tarafından çoğunlukla önceden bilinen örgüsü ve neden sonuç ilişkisiyle sınırlanır. Kurgu bütünüyle anlatıcının imgeleminin menziliyle belirlenir. Bu aşamada dinleyici hikâyenin nesnesi haline gelir. Tahkiye sanatında iyi bir anlatıcı esastır, dinleyicinin anlatı üzerindeki rolü bu aşamada etkin değildir. İkinci aşamada ise dinleyici anlatıyı yeniden kurar; yeni bir anlatıcıya dönüşmüştür. Sözcükler ve sesler aynı anlatıyı dile getirse bile her dinleyiş farklıdır. Sözlü anlatının bu değişkenliği, dinleyiciyi metnin kurgulanışına ancak anlatı sonrasında dâhil eder. Dinleyici, dinlerken anlatıya müdahale edemez; bunun yerine ona maruz kalır. Ancak dinledikten sonra, anlatı metni elinde yazılı olarak bulunmadığı için hayal gücüne başvurmak durumundadır. Anlatının ipleri gevşer böylece, yeniden kurgulanmasına olanak tanınmış olur.


Yazılı hikâyede ikinci aşama için, başka bir deyişle metnin okurun zihninde yeniden ve başka türlü yazılması için, yeterli imkân bulunmamaktadır. Metin okura “anlatılmış”, sözcüklerine, seslerine varıncaya dek teslim edilmiştir. Okur okuduğuyla yetinir, imgelemine çok da gereksinim duymaz. Bu açıdan bakıldığında yazılı hikâye okuru yormaz, zihnini uyarmaz. Çünkü her şeyiyle tamdır, başka bir deyişle bitmiştir. Tamamlanmış bir metnin okurun düş dünyasına gereksinimi yoktur.


Öte yandan öykü dendiğinde zihnimize çağrılan, görece, daha “sanatsal” bir metindir. En önemli fark ise öykünün bel kemiğinin tahkiye olmayışıdır. Öykü anlatmaz. Söyledikleri kadar, belki onlardan daha çok söylemedikleriyle vardır. Daha çok “gösterme”, hatta bir çakımlık gösterip meydanı okura bırakma eğiliminde olan bir metindir. Kendisine zaman ayırmanızı ister. Okuyup bir kenara bıraktığınızda bile zihninizde yazılmayı sürdürmek en büyük emelidir. Bu sebeple öykünün iyi bir yazara olduğu kadar iyi bir okura da gereksinimi vardır. Niyeti her okurda, her okumada yeniden, okurla birlikte estetik bir yaşantı yaratmaktır. Okur metne kafa yorar, emek verir. Böylece öykü, okuru uyarıp sıçratmayı amaçlar. Bu sebeple serim, düğüm ve çözümden oluşmaz. (Ya da giriş, gelişme ve sonuçtan.) Okura bir olayı veya olayın geçeceği mekânı, karakterleri tanıtmak; ardından ortaya bir düğüm koymak, bu düğümü bir miktar tariflemek; son olarak olumlu ya da olumsuz bir sonuca vardırmak hikâyenin işidir. Okurda oluşan katharsis sonucu hikâyenin bu işi biter ve metin rahatlıkla rafa kaldırılabilir. Öte yandan öykü bu rahatlamayı ve/veya arınmayı sağlamaktan bilinçli olarak kaçınır/kaçınmalıdır. Öncelikle kurgudaki sıçramalar ve dildeki aykırılıklarla okur, metin boyunca uyanık tutulur. Kurgu ille de bir serimle başlamaz, kimi zaman metin okura tanıtılmaz bile. Kimi zamansa okur düğümle ya da düğüm sanılan olay örgüsü veya durumla baş başa bırakılır.


Hikâyede “konu”nun olmazsa olmaz ilginçliği ve çarpıcılığı, öyküde anlatım tekniği, kurgu ve dilin ayrıksılığı ile desteklenebilir. Bununla birlikte öykü, sıklıkla karşılaşıp da görmediğiniz bildik bir ayrıntıyı bambaşka biçimde görmek, düşünmek ve düşlemek için de kışkırtabilir okuru. Başka bir deyişle, öykünün ille de ilginç bir konuya sahip olması gerekmez. Açıktan bir kıssa da içermez.


Öykü, hikâyeye özdeş tür olarak kabul görmekten sıyrılmaktadır. Atmosfer, kurgu, dil, ses, biçim öğeleri ile yeni bir yazın türü haline gelmiştir.


Günümüzde hem öykü hem de hikâye türünde eserler veriliyor. Yazarların kendileri veya editörler, kimi zaman farkında olmaksızın, kimi zaman bilinçli olarak böyle bir ayrım yapıp metni öykü ya da hikâye olarak adlandırıyor.


Geleceğin yazınında öykünün günümüze göre daha yaygın hale geleceği öngörüsüyle, öykü ve hikâye türleri arasındaki ayrımın giderek belirginleşeceği sonucuna varabiliriz. Yazınsal gelişim, yeni metinlere açık olan öykü üzerinden daha çabuk yol alacağa benzer.



Pelin Buzluk



Not 1: Yazı aynı zamanda Akköy dergisinin 68. sayısında (Eylül-Ekim 2011) yayımlanmıştır.

Not 2: Alttaki video'da, Pelin Buzluk'la öykü kitabı "Deli Bal" hakkında yapılan bir söyleşi var. Özellikle 5 ila 9. dakikalar arasında yazıdaki düşüncelere paralel sözlerini bulabilirsiniz yazarın:




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …