Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Şubat, 2012 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

“ben jazz dinliyorum/üç gündür ağlıyorum”

Zeytin ve incir ağaçlarının ülkesinin şairine…

En baştan not:
Bu son dereceşahsiveözelbir yazıdır.

Halim Abi’yi önce okudum. Neden, ne zaman, nasıl derseniz; bir okurun en sarsılmaz şahsi yöntemiyle: el yordamı! Şiiri çok severdim, okurdum. Hem bu Halim Yazıcı Bergamalıydı. Hemşeriydik yani. “İnsanın ilk aşık olduğu yerdir memleketi” düsturunu edinmiştim kendi kendime; dolayısıyla duble hemşeriydik muhtemelen. Bu hemşerilik ilişkisi, mikro-milliyetçilik gibi algılanabilecek bir feodal ilişki biçimiydi, belki. İkincisiyse fazla romantikti. Olsun, bizim de hatamız bunlar olsun!
Birkaç kez karşılaşmama karşın gidip de yanına, kendimi tanıtıp konuşamamıştım. Bu arada yazıştık, yazışıyorduk elbette. En sevdiğim kitabı “âşıkhava sineması”dır. (Ki burada bu parantez elzemdir. Bu kitabı kadim Pergamon’da eski arastada artık olmayan bir kitapçıdan almıştım. Bu arasta ve kitapçı benimsaatçının ölümüöyküsünü esinlemiştir bana. Kitapçı bana Halim Yazıcı’yı anlatmıştı. Kitabın boyutu bile şiir gibiyd…

Kocaların Gölgesinde

Namus kumkumaları kıskanmasın ama Titanik'in kaptanı olma şerefine nail olsaydım, Tam da sulara gömüldüğü sırada, “Önce kocasını aldatan kadınları kurtarın!” diye bağırırdım Kocasını aldatan kadınları taşlamayalım, Arkalarında ben varım…
Çünkü hiç de duygusuz olmayan gariban eşsizin Arzularını tatmin etmek, ateşini söndürmek için Uçarı zevcelerden iyisini bulamazsınız. İstasyon şefi refikaları, siz bu iş için biçilmiş kaftansınız Kocasını aldatan kadınları taşlamayalım, Arkalarında ben varım…
Size gelince, beyefendiler, aşkı yaşayın bildiğiniz gibi Bana gelince, ne zaman bir gün artık anladım ki Kocasını aldatan kadın diğerlerine kıyasla tam bir lokum O gün bugün mutluluğumu kocaların gölgesinde arar oldum Kocasını aldatan kadınları taşlamayalım, Arkalarında ben varım…
Kocaların gölgesinde ama söylememe gerek var mı bilmiyorum Her önüme gelen de değil, iyice ince eleyip sık dokuyorum Tut ki Dupont'nun nikâhlısını gözüme kestirdim, Yetmez, Dupont'u da mutlaka beğenmeliyim Kocasını aldatan kadınl…

Canlı Ölüm

Banu için
Nuri her sabah hasta odalarını paspaslıyor, çöp kutularını, idrar torbalarını boşaltıyor, yoğun bakımdaki elektronik cihazları, kapı kollarını tek kullanımlık gazlı bezlerle mikroplardan arındırıyordu. Gün boyunca ölenleri, hastalara mahsus asansörle beş kat aşağıdaki morga indirmek,ön tekerlerinden biri sağa çeken kirli arabası ile çarşafları çamaşırhaneye, üzerinde ‘eks’ yazan dosyaları arşive götürmek de onun göreviydi. Klinikte çalışanların zihninde, peşi sıra sürüklendiği paspasın nemli kokusu ile vardı. Temizlik şirketinin giriş çıkışları denetlemek için imza attırdığı dosya incelendiğinde işe bir defa bile geç kalmadığı anlaşıldı. Tanıkların ifadelerinden ve hastanedeki kamera görüntülerinden, Nuri’nin intihar kliniğindeki diğer kuşkulu ölümlerle ilgisi olduğuna dair herhangi bir kanıt bulunamadı.

Nuri’nin, ölümünden sorumlu tutulduğu hasta yoğun bakım ünitesinde yatıyordu. Yürüyemeyen, konuşamayan, sevişemeyen, tuvalete gidemeyen, kendi başına soluk alamayan hastanın ö…

2012 Dünya Öykü Günü Bildirisi

Öykü Işıktır
İlk günden bu yana insan, kendi serüvenini kaydetme ve geleceğe bırakma arzusu duydu. Sesleri, işaretleri müziğe, büyüyü oyuna, tanrıları yontuya, renk ve biçimleri nakışa, deneyimini yaratıcılığıyla sanata dönüştürdü.
Duydu ve düşüncelerini, hayallerini, varoluş mücadelesini, tüm hallerini, sözden yazıya, çağlar boyu dilden dile aktardı, sessizliği söze, somutu soyuta, olağanı olağanüstüne taşıdı. Masallar, destanlar, mitler ve öykülerle insanlığın ortak belleğini oluşturdu.
Öykü, ilk saf anlatıdır. Ortak belleğin yankısı, insan aklı ve sezgilerinin alçak gönüllü ama coşkulu dilidir. Kalbin iyiliğiyle, aşkla, zihnin imgeleriyle canlanır. Yaşamın genişlik ve devingenliği içinde, hiç bıkmadan yeni, özgün ve güzel sözü ararken fark edilmeyenin peşinden gider. Gücünü derinliğinden, keşiflere uygunluğundan, sınırsızlığını dilinin insani özle yoğrulmuş oluşundan alır.
Öykü şifre çözmez, ulaşmaz. Tözünü korumak için incelikle direnir. Kimi zaman yaşamsal bir tepki, kimi zaman huzur…

özür

“Çıkarmıycam işte! Rahat bırak beni!”
“Kızım, olur mu benim üstüm başım sana? Yakışıyor mu hiç? Dön bak haline hele, dön. Allah aşkına bak Nursel!”
“Ya of, çekiştirip durmasana anne!”
“Nursel yetiş al şunu elimden! Rezil edecek beni el âleme… Gören görmeyen de muhtacız sanır.”
“Sakin ol abla sen bir. Kız Melek, çul çaput dolu dolabın. Ananın kıyafetlerine mi kaldın?”
***
“Dil yanlışlarını aşamadım ki okumaya geçeyim,” dedi.
Melek’se sayfalardan yelpaze edinerek konuştu: “Bense her şeyin önce iyi ve güzel yanlarını görmeyi yeğlerim.”


Zeynep Sönmez

Denizin Bittiği Yer

“Sevgilim, Sana köfte hazırladım, fırında ızgara yapabilirsin. Yerken pencereye koyduğum sardunyaya bakmayı unutma, arkasındaki okyanusa da. Suların derinlerindeki renkli balıkları, mercanları düşün. Sonra gel beni al. Öpüyorum, öpüyorum, öpüyorum Aylin.” Izgaradan aldığı köftelerin yanına yeşil biberi, domatesi dilimleyerek koydu, bir soda açıp masaya oturdu. Pembe pembe çiçekleri ile sardunyanın keyfi yerindeydi. Demek çöl möl dinlemiyordu. Sardunyanın arkasında ufukta kaybolup giden gri denize baktı. Ne bir tekne, ne bir kuş, Basra Körfezi kıpırtısız, kül rengi uzayıp gidiyordu. Ufuk kızıl bulanıktı. Kum fırtınası geliyor diye düşündü. Yarım saat içinde salonun içini duman gibi ince bir toz bulutu dolduracaktı. Televizyonun ve müzik setinin üstünü iki çarşafla örttü. Saate baktı: üç buçuktu. Kızların okuldan dönmesine daha bir saat vardı. Tam çıkacakken durdu, etrafa bakındı. Sehpanın üstünde duran gazeteyi açıp sardunyanın üstüne şemsiye yaptı. Kapıdan çıkınca, fırının kapağı açılmış g…

kokusuz melisa, papatya, kan

Babam eve yüzlerce insanın kokusuyla gelirdi. Gelir gelmez tuvaletin içindeki çeşmeye takılan duşla yıkanırdı. Sonra ders çalıştığım odaya girer beni kucaklar, işte, derdi, işte günün en güzel kısmı. Burnunu boynuma dayayıp uzun uzun iç çekerdi. Kendimi bildim bileli, o emekli olup annemle buradan, birlikte yaşadığımız şehirden gidene dek, işten döndüğü her gün beni kucakladı.
Onları küçük bahçeli evlerinde günlerini mutluluğun resmi gibi tükettikleri o kıyı kasabasından, yaşadığım kente çağırdığımda da babamın okul günlerimde odama girdiği gibi sessizce evime gelip beni kucaklayacağını, kokumu içine çekeceğini düşlemiştim. Sonra da yanımda çekingen duran sevgilimi bağırlarına basıp kendi kızları gibi seveceklerdi. Öyle olmadı. Vicdan azabı çeken bir suçlu gibi geçti kapımdan. O gün bugündür, evime girer girmez oturduğu kanepeden kalkamadı bir daha. Sevgilim acıya dayanamadı, çekti gitti.
İşten yeni geldim. Yatağından bana, ne düşünüyorsun, diye sorar gibi bakıyor. Eve döndüğümde elimi …