Ana içeriğe atla

“ben jazz dinliyorum/üç gündür ağlıyorum”




Zeytin ve incir ağaçlarının ülkesinin şairine…


En baştan not:
 Bu son derece şahsi ve özel bir yazıdır.


Halim Abi’yi önce okudum. Neden, ne zaman, nasıl derseniz; bir okurun en sarsılmaz şahsi yöntemiyle: el yordamı! Şiiri çok severdim, okurdum. Hem bu Halim Yazıcı Bergamalıydı. Hemşeriydik yani. “İnsanın ilk aşık olduğu yerdir memleketi” düsturunu edinmiştim kendi kendime; dolayısıyla duble hemşeriydik muhtemelen. Bu hemşerilik ilişkisi, mikro-milliyetçilik gibi algılanabilecek bir feodal ilişki biçimiydi, belki. İkincisiyse fazla romantikti. Olsun, bizim de hatamız bunlar olsun!

Birkaç kez karşılaşmama karşın gidip de yanına, kendimi tanıtıp konuşamamıştım. Bu arada yazıştık, yazışıyorduk elbette. En sevdiğim kitabı “âşıkhava sineması”dır. (Ki burada bu parantez elzemdir. Bu kitabı kadim Pergamon’da eski arastada artık olmayan bir kitapçıdan almıştım. Bu arasta ve kitapçı benim saatçının ölümü öyküsünü esinlemiştir bana. Kitapçı bana Halim Yazıcı’yı anlatmıştı. Kitabın boyutu bile şiir gibiydi. Çok güzel şiirler vardı içinde.) Bu kitaptaki “Kar Sesleri” şiirinde bir başka hemşerimiz Hüsnü Arkan’a gönderme sezdim. Onun bir kitabına. Bunu yazdım Halim Abi’ye; e-mailini vermişti kitapta, öylelikle. Doğru sezmişim. Sonra ben bir yazı yazdım Halim Abi ve şiiri üzerine.

Bu yazıdan sonra bir gün Ankara’ya, Kurgu’da bir söyleşiye geldiğinde tanıştık ilkin. Ben geç kalmıştım yine. Oturdum, biramı söyledim, dinlemeye başladım. Halim Abi tanıdı beni. O gün orda Önder Abiyle de tanıştık. Dört Bergamalı fotoğraf çektirdik.


Hüsnü Abi, Ezgi’deki son albümü Eski Arkadaş'ta Yermez mi diye bir şarkı yapmıştı. Şiir: Halim Yazıcı Müzik: Hüsnü Arkan. İyi güzel de düşünüyorum, bakıyorum, böyle bir şiir yok. Kolajmış meğer. Halim abi bu dikkatimden dolayı tebrik etmişti beni. İşte o güzelim şarkı:


Artık eskisi kadar şiir okumuyorum. Soğudum türlü nedenlerle. Ama okuduğum az sayıdaki şairden biri Halim Yazıcı. Zaten görüyorsunuz ya, pArşömen’in açılışı onun dizeleriyle: ölü savaşçılarla yaratılır yeniden/ölümsüzlüğün adı bir keçi derisinden

Sonra Küçük Taşlar İklimi çıktı. Bu kitabıyla kazandığı Dil Derneği’nin ödülünü almaya geldi bu sefer Ankara’ya. Kanguru’da söyleşi yapıldı. Oradan çıkınca Mülkiyeliler’de oturmuştuk. Azime Abla, ben, Halim Abi. Yeni kitapevi düşüncesinden söz etmişti. Nitekim sonra Cazkedisi geldi ve “küçük bir harf” kitabı. Son zamanlarda yazdığı şiirlerde sadeliğin güzelliği en üst noktalara çıkmıştı. Hatta Kanguru’daki söyleşide Ahmet Telli, beyaz umut olarak nitelendirmişti onun şiirini. Halim Abi çok sevmişti bu benzetmeyi; ses kaydını muhakkak istemişti. O ses kaydını gönderelim ona!

Son zamanlarda yazdığı en güzel şiirlerden biridir Suç, onu da buraya koymasam olmazdı:

bilinenleri bilinmez kıl
bilinmeyenleri yaşa nefes nefese

izin ver gecenin ruhuna inmesine
peşinden git rüyalarının

her sokaktan sonra
yeni bir sokak bul

başı ebruli yazmalı
seni şiirler kovalamalı

elinde ışık demeti
saçlarında bir tutam suç olmalı.

Suç demişken, gelelim bu saçmalamalarımın nedenine. Derin sosyolojik, politik ve hatta bilimsel veriler ortaya da koyulabilir yaşadığımız çaresizliği adlandırmak için. Orta zekalı biri olmama rağmen artık neler olup bittiğini anlayamamaya da başladım. Çünkü olup biten saçmalıkları takip edebilmek için ayrı bir mesai gerekiyor. Oysa modern hayat bizi bin parçaya bölmüş durumda ve hiçbir şeye vakit yok. Çoğu şeyi seziyorum ama şunu da biliyorum: buralarda hukuk yok, guguk var!

Bütün bunların ortasında ve ardında Halim Yazıcı, İzmir Belediyesine yapılan çökme operasyonundan sonra tutuklandı ve 22 Kasım 2011’den beri içeride, Buca’da. İşin hukuki boyutu devam ediyor ama tutukluluk haline itiraz etmemiz gerekli. Gerek var mı gerçekten bu tutukluluk haline? Neler yapabiliriz, neler yapılabilir?

Şu anda içeride, sigara içmediği halde dışarıya mektup göndermek için gardiyanlara sigara vermek zorunda olan bir şair var. Hayatın bu ironisini başka yerlerde görmek istiyorum ben artık. Ben sevgilime “bu sabah tenin/zeytin ağacı” diyebilmek istiyorum içim rahat bir şekilde. Halim Abi özgür kalsın ve Foça’daki kedilerin kirpiklerine bakabilsin istiyorum!

Son olarak, neler yapılabilir sorusu baki kalarak, en azından yazabiliriz Halim Yazıcı'ya.

Onur Çalı 


Halim abinin adresi:

Abdülhalim Cumhur Yazıcı
Kapalı Cezaevi, Yeni Blok, Koğuş No: 1
Buca-İzmir


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…