Ana içeriğe atla

Gölgede Kalanlar: Sessiz Bir Yardım Çığlığı


Hayatta gölgede kalmış ne kadar da çok şey var… 

“Gölgede Kalanlar” fark edilmeyen, isimsiz yaşantıların derin çalkantıları. Hayatın içinde kaybolup gidenlerin sessiz yardım çığlığı. Onlar aslında her yerdeler. Bitişiğimizdeki kapının arkasında, her gün önünden geçtiğimiz dükkânda, otobüs durağında, sokakta… Hiç bilmeden, durup düşünmeden geçip gidiyoruz önlerinden. Oysa hepsi birer öykü taşıyor içinde. Suzan Bilgen Özgün de bu kapıyı aralıyor ve onların gölgede kalmış hayatlarına dokunuyor. Onların ağzından kendi dünyalarını, umutlarını, hayal kırıklıklarını, acılarını, sevinçlerini, utançlarını, sırlarını anlatıyor. Dert ortağı ediyor bizi düşlerine. Üstelik bunu öyle yalın bir dille, öyle özenli ve bir yandan da abartısız bir anlatımla yapıyor ki, bir de bakmışsınız siz farkında bile olmadan elinizden tutmuş kendi aralarına almışlar sizi…

Karakterlerin derinliği, alt öyküleri ve önemsedikleri şeyler birkaç sözcükle dillenip uzun bir romana dönüşüyor okurun aklında. Psikolojik durumları şekilleniyor, öykü kişileri ete kemiğe bürünüyor. Kuşkusuz bunda Suzan Bilgen Özgün’ün akademik geçmişinin katkısı büyük. Bakan, inceleyen ve derine inen yaklaşımı, öykülerinin de alt yapısını incelikle kurmasına, her taşı bir diğerinin üzerine özenerek koymasına yol açıyor. Sonuç olarak ortaya dantel gibi işlenmiş karakterler, mekânlar ve gerçek öyküler çıkıyor.

Kitabın kapak fotoğrafı da en az adı kadar ilgi çekici. Yalnızlığı, yalnızlığın ortasında kayboluşu ve uçsuz bucaksız dünyada bir başınalığı tarifliyor.

Kitap dokuz öyküden oluşuyor ve öykülerin hepsi 1. tekil şahıs anlatımına sahip. Kadın, erkek ya da çocuk, hepsi de isimsiz bu insanların ağzından anlatılan bütün öyküler bireysel acıları yansıttığı için bu dil bütünlüğü kitabın genel havasına uygun. Üstelik “şimdiki zaman” gibi zor bir yol seçmiş anlatımında. Ancak bu zamanın tuzaklarına hiç düşmemiş. Anlatımı dinamik ve öyküye mesafesini koruyabilmiş.

Dilinin samimiyetindeki en önemli etkenlerden biri de diyaloglarındaki başarı. Öykü kahramanları edebi bir dille değil, hayatın içinden gerçek insanlar gibi konuşuyorlar ve bizi öykünün içine çekiveriyorlar.

İlk öykü “Babasız”, babasızlığının acısıyla baş etmeye çalışan bir delikanlının haykırışı. Okurken onu çerçeveci dükkanının duvarında asılı duran “ağlayan güzel çocuk” resmiyle özdeşleştiriyoruz. Ve acısını şu cümlelerle özetliyor belki de: “…unuturdum bir süre varlığını, sanki öyle biri hiç olmamış gibi hayatımızda. Sonra başka çocukların babalarında anımsardım bölük pörçük…”

“Tutunuş” yaralı bir kadının hayata son bir çabayla dokunmaya çalışmasının öyküsü. Her şeye rağmen hayatın içinde olmak ve güzel bir şeyler yaşamak için uğraşıyor. Üstelik bunu yalnızca yazarak yapmak bile ona yetecek. Küçücük bir umut onu yaşatacak. Şöyle diyor kendine cesaret vermek için: “Hem ona yazmayı düşlediğim daha o kadar çok şey var ki…”

Gencecik bir kızın ağzından dinlediğimiz “Deden Duymasın” dokunaklı bir öykü. Yaşanan ortak bir acının bir ailede dede ile torun arasında yarattığı gerilimi ve gerçeklerle yüzleşmenin güçlüğünü anlatıyor bize. Suzan Bilgen Özgün’ün öykülerinde ölüm bir trajedi değil, yaşamın kaçınılmaz bir parçası. Karakterlerin çoğu hayatlarının bir döneminde ölümle karşılaşıyorlar ve onunla başa çıkmayı öğreniyorlar. Öykülerin gerçekliği de işte bu doğal yaklaşımdan doğuyor. Her şey gerçek hayattaki gibi yaşanıyor. Öykülere büyük ve trajik anlamlar yükleme kaygısı yok yazarın. Hayatı öykülerine olduğu gibi katıyor ve dürüstçe harmanlıyor.

“Uçurtma” askerliğini yapan bir delikanlıyı anlatıyor. Bir yandan savaşın acımasızlığıyla yüzleşiyor bir yandan da aşkın henüz acemi olduğu yollarında düşe kalka yürümeye çalışıyor. O umutları, hayalleri olan ama hayatın dar kalıpları içine sıkışıp bunları aşamayan bir genç aslında.

Bir kadının ölümle ve doğumla yüzleşmesini anlatan “Kırmızı Balık”, insanın hayat karşısındaki çaresizliğine vurgu yapıyor. Korumak, yanımızda tutmak isterken elimizden kayıp giden ne çok şey olduğunu hatırlatıyor bize. “Koruyamadım, koruyamadık sizi…” derken hem bugüne hem de geçmişte yaşanan haksız acılara gönderme yapıyor yazar.

“Güllü’nün Dileği” sosyal adaletsizliği merkezinde tutan bir öykü. Gölgede kalmış hayatlara bir vurgu.

Krizin ve işsizliğin yok ettiği hayatlardan birini anlatan “Yıldönümü”, çevremizde örneklerine sıkça rastladığımız ama belki de gerçekte neler yaşadıklarını bilmediğimiz insanlardan birini tanıştırıyor bize. Onların psikolojisini, hem çevreyle hem de kendileriyle giriştikleri o sonuç vermeyen savaşı incelikli bir dille betimliyor.

“Kayıp” birbirini kaybeden iki insanın öyküsü. Aşkın dolambaçlı yollarında kaybolup, birbirlerini yitirenlere bir atıf. Ve kendimize sormayı unuttuğumuz bir soruyu hatırlatıyor bize: “Mutlu musun?”

“Lokum” bu kitabın son öyküsü ve bir anlamda anlatılanların hepsine bir son nokta koyuyor. Yalnızlık bir yakarış olmaktan çıkıyor ve kanıksanmış, yaşanan, gerçek bir olguya dönüşüyor bu öyküde. Kedisi can yoldaşı olan yaşlı bir kadının ağzından, hayatı, edebiyatı ve insanlarla ilişkilerini nasıl nitelendirdiğini dinliyoruz. Dinlemek istersek herkesin bir hikâyesi olduğunu söylüyor bize. Aynı bu kitapta olduğu gibi…


Gamze  Güller

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …