Ana içeriğe atla

Işık Su Gibidir


Stefan Zweig’ın Montaigne’nin ölümünden dört yüz yıl kadar sonra kaleme aldığı Montaigne hakkındaki denemesi Can Yayınları tarafından basıldı. Bu kitabı okuduktan sonra Montaigne’nin yıllar önce bir lise ödevi olarak okuduğum ve açıkçası sıkıcı bulduğum denemelerini yeniden okuma ihtiyacı duydum. Zweig’ın deyimiyle kitle çılgınlığının doruğa vardığı bir zamanda Montaigne tarafından kaleme alınmış “Denemeler”i okudukça, Montaigne’nin içinde yaşadığı dünya ile mücadele ediş tarzı ve duruşu, değişik zamanlarda yaptığım okumalarla bazı noktalarda buluştu ve düşüncelerim bir hat üzerinde ilerlemeye başladı. Beni bu hat üzerinde yürümeye sevk eden soruyu Zweig, Montaigne hakkındaki denemesinde soruyordu: Hayatın soylu değerlerinin, barışın, bağımsızlığımızın, doğuştan sahip bulunduğumuz hakların, hayatımızı daha güzel, daha soylu ve anlamlı kılan her şeyin bir avuç bağnazın ve ideoloğun çılgınlığına kurban edildiği böyle zamanlarda, içinde yaşadığı zamanın etkisiyle insanlığını yitirmek istemeyen insanoğlu için bütün sorular tek bir noktada odaklaşır: Nasıl özgür kalabilirim?


Güvenlik diye bir şeyin kalmadığı, insanın, kaderinin her saat değişebileceği olasılığı ile karşı karşıya kaldığı yeryüzünde, Montaigne bu özgürlüğü, şatosunun kulesindeki çalışma odasında sürekli yazarak ve okuyarak, bu yolla kendini yani insanı arayarak korumaya çalışır. Çünkü ona göre “Her insanda, insanlığın bütün halleri vardır.” Montaigne, Goethe’nin “iç kale” diye adlandırdığı kalesine çekilerek kendisine içinde yaşadığı dünyanın ve zamanın dışında bir dünya kurmuştur. Bu tavır, dış dünyanın dayattığı çirkinliklerden, zorbalıklardan, baskıdan bir kaçış gibi algılanabilirse de bana göre bu dünyanın ancak başka bir dünya tasavvuruyla dönüştürülebileceğine inanan bir karşı duruşu sergilemektedir. Böyle olmasaydı Montaigne’in denemeleri etkisini hiç kaybetmeden hâlâ okunuyor olmazdı.

Bu karşı duruşa daha önce, Montaigne’ni de derinden etkilemiş olan Erasmus’un Deliliğe Övgü’sünde rastlıyoruz. Deliliğe Övgü’nün kahramanının, içinde yaşanılan dünyanın toplumsal öğretilerinin ve şartlanmışlıklarının dışından, utanma ve korku duymaksızın konuşabilen Delilik Tanrıçası olması boşuna değildir. Erasmus da tıpkı ruhunun sürekli bir arayış ve oluş içinde olduğunu düşünen Montaigne gibi, insana ait şeylerin hepsinin, Alkibiades’in Silenleri gibi, birbirinden büsbütün farklı iki yüzü olduğuna, her şeyin, hangi taraftan ele almak istenirse ona göre her an değiştiğine inanır. Bu yüzden Delilik, Dünya’da her şeyin karanlık ve değişken olduğunu, hiçbir şeyi kesin olarak bilmenin mümkün olmadığını, bizi yalnız kanaatlerin mutlu edeceğini savunur durur bütün kitap boyunca. Belki de hayata yöneltilmiş bu bulanık, değişken bakış sebebiyle şarabın, coşkunun ve sınır tanımazlığın tanrısı Bakkhos’un adı sık sık anılır. Hatta Delilik, Bakkhos kızı Methe (yani Sarhoşluk) ve Pan kızı Apodia (yani Cehalet) tarafından emzirildiğini iddia eder.

Erasmus’un, hayatın bir sahneden ibaret olduğunu, hayat komedyasını oynamanın da delilikten başka bir şey olmadığını, kendimizden ayrıksı tuttuğumuz, bizimkinden başka, bilinmez bir dünyaya ait olduğunu düşündüğümüz Delilik aracılığıyla yüzümüze vurması müthiş bir ironidir. Delilik, söylevinin bir yerinde, “Fakat hayat nedir?” diye sorar. Sonra cevap verir: “Böyle şekillere girmiş insanlar, sahneye çıkarlar, rollerini oynarlar ve tiyatro sahibi bazen kıyafetlerini değiştirdikten, onları kah kralların görkemli erguvanı içinde, kah esaret ve sefaletin iğrenç paçavralarına bürünmüş olarak gösterdikten sonra nihayet sahneyi terk etmeye zorlar.”

Çok uzaklarda, La Mancha’nın bir köyünde bütün vaktini şövalye romanları okuyarak geçiren bir asilzade, Delilik’in bu söylevini duyarak harekete geçmiş gibidir. Evet, burada bir başka deliyi, Don Kişot’u anmadan geçmek olmaz. Gerçekten de Don Kişot, Jale Parla’nın sunuş yazısında (Don Kişot’tan Bugüne Roman-İletişim Yay.) tespit ettiği üzere bir tiyatro sahnesindeymiş gibi okurun gözü önünde yavaş yavaş Don Kişot’a dönüşür. Dünyayı değiştirmeye, haksızın karşısında haklıyı savunmaya, kötüleri cezalandırmaya karar veren Don Kişot yollara düştüğünde, Erasmus’un yalnızca kanaatlerin gerçek olduğuna ilişkin inancını taşımaktadır. Ona göre değirmenler birer dev, koyun sürüleri ordu, hanlar şato, basit, kaba bir köylü kızı olan Aldonza dünya güzeli sevgilisi Dulcinea del Toboso’dur.

Fuentes, “Ben ve Ötekiler” isimli kitabında Don Kişot’a göre hiçbir şeyin kuşku uyandırmadığını, her şeyin olanaklı olduğunu söyler. Oysa gerçek dünya, her şeyin olanaklı ve her şeyin kuşku götürür olduğu bir dünyadır artık. Bu iki dünyanın, yani Don Kişot’un şövalye romanlarında okuduğu kesinlikli dünya ile her şeyin kuşku götürür hale geldiği dünyanın gerçekliğinin örtüşmemesi, Don Kişot’a okuduklarını gerçekliğe kabul ettirme olanağını vermiştir. Gerçek dünya ile Don Kişot’un içinde yaşadığı dünya arasında bir farklılık varsa da bunlar Don Kişot’a düşman büyücülerin işidir. Yoksa Don Kişot’un anlattıklarının doğruluğuna olan inancı hiç sarsılmaz.

Dahası, hikâyenin bir tiyatro sahnesi gibi başlamasıyla sezdirilen gerçeği, ilerleyen sayfalarda Don Kişot’un kendi ağzından duyarız. Don Kişot’un, Sancho’dan köye giderek Dulcinea’yı bulmasını ve onun uğruna yaptıklarını ona anlatmasını istediği bölümde, Don Kişot içinde yaşadığı dünyayı kendisinin kurguladığını itiraf eder. Sancho, Dulcinea isminde birini tanımadığından Don Kişot’a onun hakkında sorular sorar. İşte o anda Don Kişot’un verdiği yanıt çok çarpıcıdır. Don Kişot baştan beri Dulciena’yı kendisinin yarattığının farkındadır. Dulciena’nın eşsiz güzellikteki bir prenses değil Aldonza Lorenzo adlı kaba köylü kızı olduğunu da bilmektedir. Burada Cervantes belki de dış dünyanın tüm acımasız gerçekliğine karşı bir tepki olarak düş dünyasına varlık kazandırır. Hiç olmamış, yaşanmamış bir dünyanın tasarlanabilir ve yaşanılabilir olduğunu ortaya koyarak onun gerçekliğini kanıtlar.

Nitekim Don Kişot’un şövalye romanlarından esinlenerek kurduğu ve içinde yaşamayı başardığı düş dünyası, önce kendisinin ve yaşadığı serüvenlerin yazıldığını yani bir roman kahramanı olduğunu öğrendiğinde sonra da kendini gerçekten bir şatoda, Dükler Şatosu’nda bulduğunda sarsılır, yıkılmaya başlar. Yarattığı dünya, gerçek dünya ile örtüştükçe de Don Kişot, La Manchalı korkusuz şövalye olarak değil iyi insan Alonso Quijano olarak ölmeyi seçer. Çünkü gerçek dünyaya karşı faklı bir dünya tasarlama yeteneğini, bu kurgusal dünyaya olan inancını yitirmiştir. Roman belki de bu yönüyle, Dostoyevski’nin söylediği gibi en acıklı kitaptır.

Gerçek dünyanın gittikçe Don Kişot’un düş dünyasına benzemesiyle birlikte başlayan bu sürecin, çocukluktan yetişkinliğe geçilen süreçle benzer bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Burada, yazının başından itibaren üzerinde ilerlediğim hat, oynadığımız oyunların oyun olduğunu unutup gerçekten içinde yaşayabildiğimiz, olmayacak şeylere inanmakta tereddüt etmediğimiz çocukluğun büyülü dünyasını anlatan iki öyküden bahsetmeye zorluyor beni.

Marquez’in “On İki Gezici Öykü” kitabında yer alan “Işık Su Gibidir” isimli öyküde Toto ile Joel, iki kardeş, salonda yanan lambalardan birinin ampulünü kırarak odayı ışıkla doldururlar ve bu ışıktan deniz içinde sandalla dolaşmaya çıkarlar. Anne ve babalarının sinemaya gidip onları evde yalnız bıraktıkları akşamlarda apartman dairesini iki kulaç derinliğinde doldurup dalarak, mobilyalarla yatakların altında uysal köpekbalıkları gibi dolaşarak ve yıllardır karanlıkta kaybolmuş olan şeyleri ışığın dibinden çıkararak vakit geçirirler.

Öykünün sonunda bu ışıktan dünyanın gerçekliği yetişkinlerin dünyasına da hakim olur ve Castellana’dan geçmekte olan insanlar, çocukların yaşadığı, ağaçlar arasına gizlenmiş eski bir binadan bir ışık şelalesinin aktığını görürler. Işık balkonlardan taşıp binanın cephesinden hızla akıyor ve kenti Guadarrama’ya kadar aydınlatan altın renkli bir sel halinde geniş caddede bir yol çiziyordur.

Çocuk dünyasını anlatan ikinci öykü ise Cortazar’ın “Ayakizlerinde Adımlar” kitabındaki “Silvia” öyküsüdür. Fernando, Silvia ile kalabalık bir bahçe partisinde karşılaşır. Partide Fernando’nun arkadaşları ve onların çocukları vardır. Silvia hep çocukların yanındadır, onlarla ilgilenir, onlarla konuşur. Zaten Silvia’yı sadece çocuklar görebilir. Büyüklerse Silvia’yı çocukların uydurduklarını söylerler. Silvia’yı görebilen ve bir yandan da yetişkinlerin dünyasında yer alan Fernando sayesinde öykü boyunca çocukların ve yetişkinlerin dünyalarının birbirinden nasıl ayrılmış olduğuna tanıklık ederiz.

Gerçekten de dış dünyanın alışılagelmiş gerçekliklerinden farklı gerçeklikler yaratabileceğimizi düşünmekten vazgeçtiğimizde yani herkes gibi olduğumuzda büyüyoruz. O zaman çocukken içinde yaşadığımız o büyülü dünya bize çok uzak ve hayret verici görünüyor. Cortazar’ın bir diğer öyküsü “Yaz”da öykü kahramanı Mariano “İnanılır gibi değil” diyordu, “Bu çocuklar ne kadar ulaşılmaz bir dünyada yaşıyorlar, düşünsene bir zamanlar biz de aynı dünyada yaşamıştık.” Bizi, genelinkinden farklı değerleri, düşünceleri, yaşamları olan veya olabileceğine inanan herkesi yok saymaya iten; bu uzaklık, bu uzaklığın verdiği artık geriye dönülemeyeceği duygusu mu?

Oysa bu dünyayı biz kurduk. Savaşların, açlığın, silahların, paranın, işkencenin, toplu mezarların, yakılan kitapların, yakılan insanların, sınırların, devletlerin olmadığı bir dünyaya hayal ürünü, ütopya, masal diyen de biziz. Başka türlü olabilirdi, olabilir, olmalı! Çocuklar, deliler, Don Kişot ya da Montaigne gibi kendi iç kalesinde yaşayanlar, onlar bu dünyadan kaçmıyorlardı; aksine bu dünyaya rağmen ve bu dünyanın içinde kendilerine özgü dünyaları ile varolmayı başararak başka bir dünyanın mümkün olabileceğini ispatlıyorlardı. Evet, belki de “Işık su gibidir. İnsan musluğu açar, o da akar.”


Kim aksini iddia edebilir ki?


Senem DERE


Yorumlar

  1. Merhaba Senem'cim,

    Bu blogu Necla Hanım göndermiş bana. Metni okudukça ya ben bunu daha önce nerede okudum dedim durdum. Çok eminim ama... cümleler çok bildik, çok tanıdık... Ne zamanki "Don Kişot, La Manchalı korkusuz şövalye olarak değil iyi insan Alonso Quijano olarak ölmeyi seçer. Çünkü gerçek dünyaya karşı faklı bir dünya tasarlama yeteneğini, bu kurgusal dünyaya olan inancını yitirmiştir. " cümlesine geldim, dank etti :)))
    Senem'cim bir kere daha yüreğine ve kalemine sağlık...
    Yalnız ben bu yorumu bloga yazmak istedim; yok şifre dedi, yok siz zaten kayıtlısınız şifrenizi unuttuysanız yenileyin dedi, filan beni delirtti. Yoksa çok uğraştım oraya yazmak için. Ben pek severim ya anı bırakmayı...
    Ama olmadı :(

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …