Ana içeriğe atla

Çöp Plaza


Son yıllarda kâğıt fiyatlarındaki zam oranı azaldıysa, mutfakta, lavaboda bol kâğıt kullanabiliyorsak, çevre az da olsa plastiklerden kurtuluyorsa bunun nedeni ‘çöp plaza’da yaşayan insanların şahane emeğidir.
Onları tüm şehirlerde görmemiz mümkündür. Tüm sermayesi insan gücü olan bu iş hiç de kolay değildir. Sabah erkenden kalk, akşama kadar ardında bir çekçek (tabii ki kamyoneti olanlar da var) çöp konteynırlarının yanına park et, sonra elini daldır çöpe Allah ne verdiyse…
İş yokluğunda işsiz işçilerimizin mükemmel buluşudur bu (geri dönüşüm). Kişisel gelişim ve başarı hikâyelerinde yeri yoktur bu işçilerin. Zaten böyle bir beklentileri de yok. Çünkü onlar sahicidir. Bu sahicilik jargonun içinden isteseler de çıkamazlar.
Geçen yıl şubat ayında Antalya Muratpaşa Belediyesi önünde bu işçiler ‘Ekmeğimizden Elinizi Çekin’ diye pankart açıp belediye binasına doğru gül atmışlardı.
Antalya Belediyesi çöp toplama işini üstlenip geri dönüşüm işçilerinin çalışma düzenine baskı yapınca onlar da böyle bir eylemle haklarını aramaya çalışmışlardı.
Bu konu ‘City Plaza’yı hiç mi hiç ilgilendirmemiştir. Çünkü City Plaza’da yaşayan insanlar yan gelip yatmaktan, dizi filmleri izlemekten, alışveriş etmekten bu gibi konulara zaman ayıramamışlardır.
Belediyenin bu baskısı üzerine Geri Dönüşüm İşçileri Derneği başkanı Şevket Temel’in şu sözleri basına yansımıştır: “Bütün yalanlarınıza rağmen kafası az buçuk çalışan her insan bütün bu saldırılarınızın arkasında rant ilişkilerinizin olduğunu görüyor. Gelin tüketim hırsınızla enerji kaynaklarını tüketip, HES’lerinizle doğayı tahrip ederken, bizim çevreyi kirlettiğimizi söyleyin. Sokaklarda arkadaşlarımızı darp ederken, arabalarımızı gasp ederken, bizim hırsız, potansiyel suçlu olduğumuzu söyleyin.
Sonuçta ne de olsa demokrat bir belediye(!). Uzlaşma yoluna gitmişler. Nasıl mı? Geri dönüşüm işçilerine tek tip elbise giydirerek.
Bu, “öyle giydiremedik bari böyle giydirelim” demektir.
Çöp Plaza’yı okurken bunları düşündüm.
Romanda, Elit City’de çocukların bağışıklık sistemi çökünce, City’nin elitleri çözümü Gülova Mahallesi’ndeki yoksul çocukların kanlarını gereğinden fazla alarak kendi sistemlerini güçlendirmek için kullanmaları konu ediliyor.
Miyase Sertbarut benim yazarlarımdan biridir. Hatta ilkidir. Öznel olacak ama çocuk edebiyatında onun kadar güzel bir yazara az rastlarsınız. Eğer çocuklar okumak adına bizlere hâlâ umut verebiliyorsa bu onun sayesindedir; uzun yıllar Antalya’da yaşadı. Antalya’nın yapmadığını şimdi Ankara’da yaşayan Miyase Sertbarut için Adıyaman yaptı.
Şimdi Adıyaman’da adını taşıyan bir kütüphane var.
Bu güzel romanın her sayfasında merak unsuru olması bir yana, sevgi ve insan sıcaklığı okuru sarıyor. Kitabı anlatacak değilim. Bu sıcaklığı duymak isteyen alıp okuyabilir.
Kitabın alnacını paylaşmak istiyorum: “Bu bir vampir hikayesi değildir, ama kan emicilerin varlığını gösterir. Fantastik sivri dişlerle değil, güzel gülüşlerle ısırırlar en diptekileri. Okşamayı bilseler elleri temiz kalabilirdi, ama tırnaklarının içinde çalıntı kan hücreleri gizli. Maskeleri bizimkine çok benzediğinden onları suçlamakta hep zorluk çektik.


Salih Mercanoğlu



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…