Ana içeriğe atla

Hüsnü Arkan Söyleşisi



1980 dönemi mimarlarından Kenan Evren gibi isimlerin yargılanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

12 Eylülcülerin yargılanması simgesel bir anlam taşıyor. 70’li yıllarda beş bine yakın gencin ölmüş olması bu darbenin önemli bir gerekçesi olarak sunuldu. Ancak darbeyi yapanların bu gerekçelendirmede samimi olduklarına inanmak pek mümkün görünmüyor. Kenan Evren, sonradan, darbe koşullarının olgunlaşması için beklediklerini itiraf eden biridir. Demek ki, bekledikleri bu süre içinde, gençlerin ölümüne göz yumdular ve en iyi ihtimalle görevlerini bilerek ve isteyerek ihmal ettiler. Bu durumda, darbenin asıl nedeninin bu olduğuna inanmak zorlaşıyor. Beş bin gencin öldürülmüş olması, olsa olsa bir bahanedir.

O zaman, darbenin asıl nedenleri üstünde düşünmek gerekiyor. Naçizane fikrim, bu işin, Türkiye’nin ekonomik zemininden koparılamayacağıdır. Siyasi olayları kendiliğinden, bağımsız göstergeler olarak ele almamak lazım. Bunlar birçok etkene bağlıdırlar. En önemlisi de, ekonomik etkenlere bağlıdırlar. 12 Eylül, bu anlamda, 24 Ocak kararlarının siyasi plandaki devamıdır. O kararların çıkmasından sonra, Türkiye’yi eskisi gibi, eksikli gedikli de olsa bir demokrasiyle idare etmek imkânsız hale gelmiştir. 24 Ocak kararlarının failleri ve mimarları bellidir. Bunlarda Özal’ın ve Demirel’in imzaları var. İmzası olmak bir yana, Turgut Özal, 12 Eylül Ulusu Hükümeti’nde ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı olarak iki yıla yakın görev yapmıştır.

Bütün bunlar, o dönemin sorumlularını işaret etmeye yeterlidir. Grevsiz, toplu sözleşmesiz bir ekonomik hayat, dönemin işverenleri için Türkiye’yi sermaye için bir cennet haline getirmiştir.

Dönemin askeri sorumlularının yargılanmasını Türkiye demokrasisi için olumlu buluyorum. Ancak, insanlığa karşı işlenen suçlar zamanaşımına tabi tutulmayacaksa, dönemin bütün sorumlularının da yargılanması gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’de bir daha darbe yaşanmamasının asıl garantisi budur. Kapitalizmde demokrasi, sermaye sahiplerini ıslah ve terbiye etmek anlamına gelir.

Bu adımı demokratikleşme adına nasıl yorumluyorsunuz?

Demokrasi net bir kavram değil. Hatırlıyorum da, bir zamanlar, 12 Eylül yönetimini askeri demokrasi olarak ilan eden kalem sahipleri de vardı. Demek ki kavramın tanımı kişinin meşrebine göre değişiyor.

Bana göre demokratikleşme, kişi hak ve özgürlüklerinin sürekli olarak geliştirilmesidir. Özgürlüklerin toplumsal alanda yaygınlaşması, derinleşmesidir. Dünyada egemen olan ekonomik sistemde bunun tam anlamıyla gerçekleşebileceğini sanmıyorum. Ancak bugünün çalışan insanları da adam gibi yaşamayı hak ediyorlar. Bu konuda atılacak en küçük adım bile bir değer taşıyor.

80 döneminde hem sağ hem sol büyük zarara uğradı. Ancak gelinen son noktada sol anlayış askeri iktidarı destekler/savunur bir dil kullanıyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben burada siyasi olarak sağdan soldan çok, sağın ve solun temsil ettiği değerlere itibar etmek gerektiğini düşünüyorum. 12 Eylül, mülkiyete ilişkin hakları akamete uğratmamıştır. Büyük holding sahipleri darbe için Kenan Evren’e kişisel teşekkür mektupları yazmışlar, kıdem tazminatlarının fonlara devredilmesi için talepte bulunmuşlardır. Öte yandan, darbe Türkiye’yi emeğiyle geçinenler için cehennem haline getirmiştir. Grevler yasaklanmıştır, çalışanların pazarlık hakları gasp edilmiştir.

Tabii, sözünü ettiğiniz şey şayet CHP soluysa, bunun solculukla filan bir ilgisi yok. İsmet İnönü, CHP’nin ortanın solunda olduğunu Abdi İpekçi’ye 1965’te açıkladı. Çalışanların oyları Türkiye İşçi Partisi’ne yönelince böyle bir çözüm yolu buldular. Bu, kerameti kendinden menkul bir solculuktur. İnandırıcılıktan uzaktır. Dünyada sol denen şey işçi hareketlerinden gelir. Türkiye’de de böyledir. Ne yazık ki, bir kısım işçi hareketi temsilcileri 60 ve 70 darbelerini onaylamıştır. Ama bu deneyimlerden, 12 Eylül’ü desteklememe dersini çıkarabilmişlerdir. Ancak sermaye sınıfı ve onun siyasal temsilcileri 12 Eylül yönetiminin ipinde cambazlık etmeyi de sürdürebilmişlerdir. Dahası, bazıları bu yönetimi istekle desteklemişlerdir, içinde yer almışlardır. Burada, MHP’nin durumu, Türkiye’ye özgü bir durum olarak ele alınabilir. Ders çıkarmışlar mıdır, bunu bilemem.

Bugün benim sahip olduğum sol anlayış askeri bir iktidarı desteklemekten uzaktır. Kendilerini solcu olarak adlandıranların desteğinden kendimi sorumlu hissetmiyorum.

Darbe sonrası sol bir değişim geçirdi mi? Bunun altında yatan sebepler nelerdir?

Tabii ki geçirdi. Sol imha edilmek istendi. Çünkü temsil ettiği değerler, çalışanların daha iyi, daha özgür yaşamasını öngörüyordu ve hâlâ böyledir. Demokratikleşmenin bugünkü aşamasında Türkiye Solu’nun, çalışanların hukukunun genişletilmesinden yana olan her girişimde desteği vardır. Eksiklikleri konusundaki eleştiriyi belki yeterince yapamadı ama ahlaki değerlerini, adaletçiliği ve eşitçiliği korumakta ısrar ettiğini söyleyebilirim. 

Ama bütün bu değerlerin CHP’nin koruduğu değerlerle örtüştüğünü söyleyemem.

Geçtiğimiz günlerde Kılıçdaroğlu, "Sabahaddin Ali'yi öldüren, Nazım Hikmet'i hapse attıran CHP'dir." dedi. Sol görüşü temsil eden CHP'nin özeleştirisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Az önce sözünü ettiğim gibi, CHP’nin Türkiye’de hiçbir zaman solu temsil etmediğini düşünüyorum. Ama aynı şekilde şunu da söylemek mümkün; Kenan Evren, Türkiye’de bir biçimde ve bir dönem sağı da temsil etmiştir. Bu, kimin kiminle siyasi akraba olduğunu teşhis edebilmemiz için çarpıcı bir argümandır. Aynı akrabalığa CHP’nin de sahip olması, onun hiç de solcu olmadığının bir kanıtıdır.

Sabahattin Ali’ye, Nazım’a, Dersimlilere, 6-7 Eylül’de Rumlara reva görülen muamelenin faili devlettir. Kişisel sorumluluk, hukuki açıdan elbette önem taşır. Dediğim gibi, insanlığa karşı işlenmiş suçları zamanaşımına tabi tutmayacaksak, Türkiye’de yargılanması gereken çok devlet memuru ve amiri var.

Demokrasi kültürüne sahip olabilmek için, öncelikle çalışan bireyin devlet karşısındaki konumunu iyileştirmek gerekiyor. Bunu başaramayan bir siyasi toplum, yeni Sabahattin Alileri, yeni Nazım Hikmetleri, yeni Dersimlileri ve yeni Rumları gözden çıkarmaya her zaman müsaittir.

Düşüncelerimi ifade etmeme olanak sağladığınız için teşekkür ederim.


Hüsnü Arkan'ın Notu: 12 Şubat 2012’de Zaman gazetesi için Zehra G. Onat’a verdiğim röportajın metnidir. Bugüne kadar yayımlanmamıştır.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…