Ana içeriğe atla

Aşk Hakkında Hiçbir Şey!


Aşk sözcüğü yerini, anlamını dumura uğrattı. Sıradan bir sözcük gibi yerini her şeye açtı. Tanrı gibi varolup da var olamıyor artık. Hem aşkın varlığı da çok su götürür. Gerçekte aşk yoktur: Var kılmak istiyoruz. Bu hakkımız da. Başka bir şeyimiz yok çünkü.” İlhan Berk

“Bakmak aşktır!” İlhan Berk

Aşk üç harflidir.” Ozan Çororo

Göremezsem seni yarın, öldüm demektir.” Henrik Nordbrandt



Aşkın en kötü yanı aşk hakkında konuşturması, en iyi yanıysa şiir okutmasıdır. Aşık olduğunuzda şiir okumak sizi genişletir, iliklerinize kadar işler sözcükler. Daha önce saçma gelebilecek “romantik palavralar” şimdi size dar gelir (Siz geniş romantik alanlar umuyorsunuzdur artık. – İşte böyle olur; her şeyi tahrif etme küstahlığı gelir yerleşiverir üzerinize).

Aşkın bin türlüsü olduğunu hatırlarsınız (tekrar hatırlarsınız). Hani bir daha aşık olamayacaktınız! Oh, neyse ki öyle olmamıştır. İşte yine her şey farklı görünmeye başlamıştır, onun her hareketi içinizde bir yerleri kıpırdatır. Henüz açılamadıysanız, ona dokunmak, yüzüne bakmak için türlü bahaneler uydurursunuz (Bu kadar zeki (!) olduğunuzu bilmezdiniz). Aynı zamanda, türlü nedenle kötü hissedersiniz, kötülersiniz kendinizi, her gün sayısız iç savaş yaşarsınız.

Aşkın daha da kötü bir yanı, okumakla yetinmeyip şiir yazmaya kalkışmanız olur. Aşıkken şiir yazmak, insanın en çok pişman olacağı eylemlerden biridir (O son dizeyi hele, hiç yazmayacaktınız). Sonra iç savaşlardan birinde, içinizdeki tüm taraflar kaybeder, tıpkı “gerçek” savaşlardaki gibi. Bütün mümkünler size uzaktır. Yapacak tek şey kalmıştır: nedir o? Sarhoş olmak. Şiir okumak. Sarhoş olup şiir okumak. Şiir okuyup sarhoş olmak…


Tanrıya inanmayan birine Musa’ya göründüğü gibi görünse tanrı, inanmayan kişi bir şey yitirmez inançsızlığından. Deliriyorum herhalde, diye düşünür. Ya da hayaldir bu. Aşka inanmayan kişilere karşı ise çok acımasızdır aşk tanrıçası (aşk tanrısı diye bir şey yoktur). Yani aşk gelip üzerinize çöktüğünde, kaçma şansınız yoktur. Size artık şiirler, şarkılar (ve eğer sağlam bir dostunuz varsa) kafanızı şişirebileceğiniz biri eşlik edecektir. Öte yandan sevgiliniz hakkında, aşk hakkında, sevgilinizin anlatmakla bitmeyecek halleri, gülüşü, elleri, yeniden gülüşü, yürüyüşü, bakışı hakkında (Bu hakkında konuştuğunuz şeyler, sevgiliniz yanındaysa mutlu eder sizi, sizden uzakta ise mutsuz; yani: “Ara sıra da aynı şeyler aynı nedenle/mutsuz eder bizi.”) söyleyeceğiniz şeylere yapılacak herhangi bir yorum, ya kıracak ya da kızdıracaktır sizi. Susmak istersiniz ama onu da beceremezsiniz. Susmakla konuşmak arasında garip bir hal alır dudaklarınız; işte o mırıldanmadır aşk. Aşk mırıldanmaktır (Klişelere klişe eklersiniz, yine de doymazsınız).

İşte tam da böyle anlarda, aşk denen şeye olan imansızlığınız tazelenir. Aşkın basit bir cinsel istek/arzu ya da fizyolojik (belki de İsviçreli bilim “adamları” haklıdır: beyindeki bilmem ne maddeleri…) bir şey olduğunu, geçici olduğunu, hissettiklerinizin aynısını birçok insanın yaşadığını dank! diye kendi kafanıza kendiniz vurursunuz.

Fark etmez. İşe yaramaz, çalışmaz. Çok parlak bir klişe daha: aşk saçmadır, saçmalamaktır. Bunun da yaşanıp geçmesi gerekir.

Nedensizdir aşk, nedenli olsa zaten adı aşk mı olur? Seni seviyorum, çünkü bu böyle.” Evet, işte tam da budur.

“ve sevmede geç kaldığımız o kadınlardır hep/elle tutulamayan yakınlıklarıyla bizi kahreden.”

Aslında hem kahreder hem de çılgına çevirir sizi. Mutlu eder, yorgun eder, güzel eder.

Bazen geç kalmışsınızdır, bazen erken davranırsınız. Bazen erken gelmişsinizdir dünyaya, bazen geç. Bazen boyunuz tutmaz aşık olduğunuz kişiyle, bazen yaşınız, bazen diliniz, bazen mezhebiniz, bazen hiçbir şeyiniz.

Bir de aşkın dillenmediği durumlar vardır. Yani aşk vardır, ama lakırdısı (ilanı, mektubu, maili, sms’i) yoktur. Ne güzeldir o belli belirsiz sezgi. Ama o bozulur elbet. Aşk, tüm gürültüsüyle boğar o sessiz sezgiyi. Boğmalıdır da!

Aşk şiirlerine hep şüpheyle bakmışımdır. Çok güzel aşk şiirleri okumuşumdur. Otağ gibi, Otağ kadar başka güzel şiirler. Ama Henrik Nordbrandt’ın aşağıdaki şiiri benim okuduğum en güzel/gerçekçi/içten aşk şiiridir:

YALAN

Hiç durmadan seni düşünüyorum, diye yazıp
sonra yaktığım o mektuptaki her şey yalan.
Gene de seni düşünüyorum çoğu zaman.

Uyumadığım da yalan:
            Bir güzel uyuyorum,
düşümde başka kadınları görüyorum üstelik.

Uyanır uyanmaz ama seni düşünüyorum.

Sokakta gördüğüm güzel kadınları ise
            gözlerimle soyarken
seni düşünmemeye çalışıyorum.

İçime çekiyorum kokularını başım dönünceye kadar.

Ama yaptığım bütün karşılaştırmalar
            senin üstünlüğün
ve benim yalnızlığımla sonuçlanıyor hep.


Ezcümle; aşk hakkında ne derseniz deyin, hiçbir şey demiş olmayacaksınız. Hiç demiş olacaksınız.

En son: “Biz ki iyilikti kötülüktü düşünmeden sevdik.” (İlhan Berk)

Son son: "En yüce şeye ulaşmak değildir asla önemli olan ama ona uzak, dürüst bir yaklaşımdır; kanatlanıp da güneşe uçmanın yeri yoktur, yapılması gereken yeryüzünde arada bir güneşi gören biraz ısınabilecek temiz bir köşe bularak oraya sürüne sürüne ulaşmaktır." (Kafka)

Peki Kafka burada ne demek istemiştir?!


Ozan Çororo



Yararlanılan Kaynaklar:

ben, 25.08.1984, Pergamon.

ben ilhan berk’in defteriyim, İlhan Berk, Alkım Yayınevi.

Toplu Şiirler, İlhan Berk, YKY.

Bold alıntılar: Her Sözcüğü Bir Aşk İlanı Gibi Duyumsuyorum, Henrik Nordbrandt, Can Yayınları (http://parsomen13.blogspot.com/2012/05/seni-seviyorum-cunku-bu-boyle.html)


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…