Ana içeriğe atla

FUENTES’İ BORGES’E KARŞI OKUMAK… AŞIRI YORUM MU?


Carlos Fuentes, Kendim ve Ötekiler’deki Borges adlı denemesinde, düşsel metinler üzerine yeniden yazmak olarak tanımlanan ve Borges biçemi denen tekniği ödünç alarak, Borges öyküleri ve öykücülüğünü derinlikli biçimde ele alıyor. Borges’in birkaç öyküsünün Fuentes’in alttan alta oluşturduğu düşsel metnin içinde harmanlanarak çözümlenmesidir söz konusu olan. Hangi Borges öyküsünü okursak okuyalım, her birinin kitaba, okuma eylemine, düşünüşlere, söylencelere atıfta bulunduğunu, her öykünün yazıldığı zamana kadar gelen öykü ya da kitapların birer söyleşisi olduklarını görürüz. Borges öyküleri, Calvino’nun dediği gibi, “birer dünya modeli” olarak karşımızdadırlar. Bu sebeple geçmiş ve gelecek, öykülerde şimdide buluşur. Gelecek, seçimlerimizle şekillenir ve her seçim onu çatallandırarak, karşımıza sonsuz evrenleri çıkarır.

Bu evrenler, zaman ve uzamda birbirlerine girmeden, aynı anda vardırlar. Özellikle Alef adlı öykü, bütün dünyanın ve şeylerin aynı anda görülebildiği bir noktaya atıfta bulunur; bu, olsa olsa içinde bulunduğumuz andır. Tlön, Uqbar, Orbis Tertius adlı öyküde yazarın belirttiği gibi, “gelecek şimdide var olan bir umut, geçmişse şimdide var olan bir anıdır.”(1) Bu sebeple, Borges öykülerinde temel izlek zaman olmakla birlikte, bu zaman döngüseldir. Yolları Çatallanan Bahçe adlı öyküde de vurgulanır bu: “…bir kitabın nasıl sonsuz olabileceğini sormuştum. Dönümlü, dairevi bir ciltten başka bir şey gelmedi aklıma. Son sayfası ilk sayfayla eş olan, dilediğince sürüp gitme olasılığını içeren bir kitap.”(2) 

Biliyoruz ki Borges öykülerinin, metafizik ve mistik öğelere, büyük bölümünde görülen felsefi tartışmalara ve zamanın hareketine uzanan geniş ilgi alanları vardır. Bu ilgi alanları, kaynağını bireysel ve öznel olanda bulur. Bugün tartışılan metinlerarasılık, olasılıklar ağı, paralel evrenler, yorumun sonsuzluğu, palimpsest gibi kavramların Borges öykülerinin neredeyse bütününde görüldüğü rahatlıkla söylenebilirken, diğer yandan öykülerin, bilinemezlik, geçicilik, yanıltıcılık, teklik gibi kavramların ekseninde yer aldıkları da kaçınılmaz olarak dile getirilir.

Calvino’nun Borges’te zamanla ilgili varsayımları sıralarken değindiği biçimde, “neredeyse mutlak, öznel bir şimdiki zaman ve içinde geçmişin olduğu kadar geleceğin de değiştirilemez göründüğü zaman fikri”(3), Fuentes’in Kendim ve Ötekiler’de ele aldığı temel sorunsal gibi görünmektedir.

Fuentes, denemesini Borges’in birkaç öyküsünün üzerine kurar: Alef, Tlön Uqbar Orbis Tertius, Yolları Çatallanan Bahçe, Tadeo Isidoro Cruz’un Yaşamı, Don Quixote Yazarı Pierre Menard. Bu öykülerin karşısına Rönesans aydınlanmasının en önemli yazarlarından biri olan Erasmus’un Deliliğe Övgü adlı eserini koyan Fuentes, Erasmus’u da bir karakter olarak kurmaca metninde Borges’in karşısında konumlar. Okura metnin Erasmus-Borges karşılaştırması yaparak okunması gerektiği yönünde bir telkinse bu, Borges idealizminin bellek, döngüsel zaman ve uzam, labirent gibi unsurlarının sorgulanacağına yönelik bir girişimin göstergesi olarak yorumlanabilir.

Bellek, Borges öykülerinin ana izleklerinden biridir. Olayların ya da şeylerin birer varlık olarak zaman içinde yer almaları, onların hatırlanmasına bağlıdır. Unutmak, hayatı yaşanabilir kılar. Bergson’un belleğin seçmeli olduğu yönündeki görüşünü destekleyen Borges, kendi belleğinin de seçici, ayırt edici, ayıklayıcı olduğunu söyler ve belleği yaratıcı bir unutuş olarak tanımlar.(4) Yaratıcı bir unutuş olarak bellek, onda zamanın tarihsel değerine değil de geçmişe ait olması sebebiyle önemlidir daha çok. Hume’dan alıntılayarak söyler Borges: “Bütün gerçeklik, bir inanç eylemidir.”

Fuentes, kitabının İki Yüz Diderot Yılı adlı bölümünde Diderot’nun bize asıl zamanın arzuyla yaratıldığını söylediğini aktarır. Ona göre Diderot, gerçeklikte birbirinden ayrılmış olan hareket, zaman ve arzuyu birleştirme amacıyla yazmıştır. Arzu, zamandan ayrı tutulmuş olmakla birlikte, onun belirleyicisi, taşıyıcısı, lokomotifi durumundadır. Borges bölümündeyse Fuentes, “Demek ki gördüklerimiz, sadece onları anımsadığımız için oradaydılar, arzuladığımız için değil…”(s.190) diyerek, bir anlamda Borges’te belleğe odaklanan geçmiş kavramının indirgenmişliğine dikkat çekmektedir.

Diğer yandan Erasmus’a şunları söyletmektedir: “Çevrenize bakın. Uzam yok ama uzamı olanaklı kılacak her şey var burada: dizisel ve zamansal gerçeklik. Uzam, şimdi bizim içinde bulunduğumuz katışıksız, saf zamanda yaşamaz dostum. Ama uzamın nesneleri böyle değildir; zamanda yaşar, çünkü onları zamansal bir olgu olan bellek destekler.” (s.190)

Klasik fizik ekolünde zaman ve uzam, birbirine bağımlı olması gerekmeyen, kendi başına birer varlıktır ve zaman, dizisel, doğrusal niteliktedir. Modern fizikte ise varlıksız olamayacakları gibi, ikisi ayrı ayrı değil, birlikte ele alınırlar. Zaman anlayışı, doğrusal ve dizisel niteliğini kaybederek döngüsel niteliğe bürünür; yani “sonsuz-sürekli” bir zaman anlayışına karşılık “sonlu-süreksiz” bir zaman.(5) İşte Borges öykülerinin en önemli izleği olan da bu döngüsel zamandır. Uzamın anlatımı, birçok öyküde döngüsel zamanın anlatımı için birer araç olarak kullanılmıştır. Diğer yandan, öykülerin genelinde zamansal atmosfer çok yoğun biçimde hissedilirken, uzam algısı yaratan atmosferin daha geride kaldığı hissedilir. Bu konuyla ilgili olarak Roger Caillois şöyle demektedir: “Bir felsefeci saf zaman üstünde akıl yürütür. Bir masalcıysa, bunun dışında, kahramanlarını belirli bir uzam içine yerleştirmek zorundadır. Borges, çevrimsel zamana karşılık olarak aynı şekilde çevrimsel bir alan yaratmak durumunda kalmıştır. Onun yapıtlarında takıntılı bir değer kazanan labirenttir bu.”(6) Erasmus’un zamandan bağımsız uzamına karşılık Borges’in yaratmak durumunda kaldığı, zamanın ve uzamın bir arada ele alındığı, modern fiziğin kabullerinin yansımalarını da içeren bir atmosferdir.

Borges’te labirent, olasılıklar ağı modelinin simgesi ve eşzamanlı sonsuz evrenler fikrinin ifadesidir. Bu labirent yol ayrımlarından oluşarak çatallanan, her yol ayrımında seçimi zorunlu tutan, bu sebeple geri dönülmesi neredeyse olanaksız bir düzlemde ilerleyen görünümdedir. Her yol ayrımı, bir öncekinin benzeridir, hatta aynısı olabilir; döngüsellik de burada vurgulanır. Labirentten çıkış amacı ya da seçenin geleceğe yönelik iradesi söz konusu edilmez. Bir seçim vardır, hep olacaktır; geleceğin alacağı biçimin taşıyacağı değerin –nitelik– seçime göre değişeceğinden çok, gerçeklik düzeylerinin –nicelik– eş değerde olacağı anlatılır.

Durdum, soluk soluğaydım, Yeni Dünya’da Altın Çağ mitini yaratıp sonra da bizi elimizde altın dalımızla değil de, epik şiddetimizle terk edip gitmekle suçlarcasına Erasmus’a baktım… ‘Gel dostum, Yeni Dünya’ya gel, beni hiçbir şeyle suçlama. Tarih sona ermedi; epik başka bir sonla bitebilir. Kaçmakta olan kör dostumuz bize neden aynı metni üç, altı, dokuz ya da sonsuz kez değil de iki kez okuyor? Şimdi anlıyor musun? Yalnız senin tek, kaçınılmaz geçmişin ya da tek ışıklı, ütopik geleceğin değil; ah, hayır –şekilden şekle girebilecek, tekrar tekrar yaratılabilecek, önceden biçim verilebilecek, ama aynı zamanda geçmişi de kapsayacak, çeşitlilik gösterebilecek sayısız özgürlük…’ dedi.” (s.193)

Fuentes, geçmiş kavramının karşısına tarihi çıkarırken, bireyselin karşısına da toplumsalı koyuyor. Tüm geçmişe karşın tarihin sona ermediğini söylemek, umut etmenin ve gelecek öngörüsü taşımanın birincil koşuludur Fuentes’in yukarıdaki satırlarında çünkü her şeye karşın geçmişte olanlardan ve bellekten bağımsız bir karar anıdır var olan. Söz konusu karar anı, arzunun ta kendisidir. Geçmiş geçer ve sonuçlarıyla bizi baş başa bırakır. Yaratıcı unutuş değil, yaratıcı hatırlayıştır ihtiyaç duyduğumuz çünkü şimdi bize, hazır, kurulu bir biçimde sunulmamıştır. Şimdi, her seferinde yeniden üretilmeyi bekler. Pişmanlık ya da övünç, aldığımız derslerin sonucudur ve insanlar olarak değil, insanlık olarak yolumuza ancak böyle devam edebiliriz.

Ah bu Brogia ya da Borja, ya da George Burke ya da Boy George ya da her kimse, tüm geçmişimizin şimdiki zamanı da içinde olmak üzere, bütün kültürel şimdiki zamanımızın servetini içermedikçe çağdaşlığımızla ya da geçmişimizle ya da geleceğimizin vaat ettikleriyle yetinmemesi ne büyük bir fırsattı: Biz, çağdaşlığımızdan ibarettik, başka bir şey değildik. Bu bizim ikinci tarihimizdi ve Burgo, ya da Borja, ya da Berkeley, onun giriş bölümünü yazmıştı. Kuran’ımızı, Kabala’mızı ya da Kutsal Kitabın Musevi yorumunu yeniden yazmalıyız; İnsan Hakları Bildirgesi’ni de, Napoleon Yasaları’nı da yeniden yazmalıyız. Onları yaşamalıyız, bunu yapmak için de, önceden, aynı zamanda ya da daha sonra fark etmez; eski söylencemizi, Rönesans, epik ve ütopyamızı, sömürgeci barok açlığımızı kendimizin parçası haline getirmemiz, özümsememiz gerekiyor…” (s.200)

İnsanlık tarihinin oluşturduğu, sözlü ve yazılı kültüre mal olmuş birikimlerin Borges’in eserlerinde gizemci bir canlandırma biçiminde ele alınışı –Borges biçemi– Fuentes’in kuşkuyla yaklaştığı ve sorguladığı bir alan olarak görünüyor. Yaşananların bir anlamı olacaksa bu, tarih bilinciyle olacaktır der gibidir Fuentes. Bellekle simgeleştirilen, geçmişin şimdide sadece bir anı olduğunu savlayan görüş, olayların sonuçlarına maruz kalan ve tarihini yazan insan için nostaljik bir önerme gibi durmuyor mu? Diğer yandan aynı görüş, Fuentes’e şu soruyu sordurur gibi değil mi: Ne yani, geçmiş gerçek değil miydi?

Ernesto Sábato sormuş: “…Ya ellerimi keserlerse ve dokunma duyumu elimden alırlarsa, bu duyuyla da algılayamam masayı. Böylesi bir uç noktada, ‘başkaları’nın değeri ne olabilir ki? Felsefi açıdan, sıfır. Burada, hemen hemen düştekiyle aynı durumda bulunuyoruz. O dünyanın gerçekliği, onu algılayan sadece bir kişinin olması bahanesiyle daha aşağı düzeyde görülemez.

Borges cevaplamış: “Var olan tek kişi düşçüdür. Bertrand Russell’ın bir düşüncesi var: Evrenin olmadığını, ataların, çocukluğun olmadığını varsayacağız. Dünya yok belli bir anda, derken var olmaya başlıyor ve geçmişi paylaşıyoruz…”(7)

Gerçeklik düzeylerinin gözlemcinin yorumuna göre şekillenmesi, bireye ve öznelliğe yapılan vurgudur Borges’in sözlerinde. Çekilen acı da, oradan bakıldığında sadece acı çekeni var kılar elbet. Bir zamanın içine doğmayız da, doğumumuzla birlikte başlar zaman sanki.

Şimdi bildiklerim beni korkutuyordu,diyor Fuentes,kusursuz bir sözcük, gerekli bir sözcük, düş gibidir; bir kez söylendi mi ya da yazıldı mı, ona hiçbir şey eklenemez ve betimlediği, bir daha görünmemek üzere yiter –saray, çöl, ayna, kitaplık, kısıtlanmış geçit: Bunlar sözcükleriyle aynı olduklarında sonsuza dek yok olurlar, sonsuza dek düşlerler, sonsuza dek ölürler. Sözcüğün ve şeyin eşsiz bir özdeşleşmesini asla bulmamalıyız; bir gizem, bir uzaklık, bir yankı hep kalmalı; ancak o zaman boşluğu dolduracak bir şiir yazılacaktır, ama birlik, teklik asla gerçekleşmeyecektir. Bir öykü anlatılacaktır.” (s.202)
Borges öykücülüğünün mantıklılığına yöneltilmiş bir eleştiri mi yukarıdaki satırlar? Belki de modern zaman anlayışının çizdiği, sınırsız döngüye dayanan, –tarih tekerrürden mi ibarettir gerçekten?– kapalı, sonlu bir evren tablosunda bir çıkış yolu aramak gerektiğini söylemektedirler. İsmin, tarihin derinliklerinden gelerek nesnesini bulduğunu bilsek de, nesne ve isim arasındaki mutlak örtüşmenin, imgelere çıkan yolları tutacağı bellidir. Şiirin dille birlikte dünyayı yeniden kuruşunu yüceltmektedir Fuentes çünkü şiir, bu açmazdan çıkışı sağlayacak yolu gösterir: Zamanın varlığı uzamın varlığına bağlı olduğuna ve boş uzam olmadığına göre, nesneyi –ve elbette dünyayı– yaşatmak için eşsiz adlandırmadan kaçınılmalıdır. Dil ancak böyle çoğalacaktır ve teklik mümkün olamayacaktır!

Zeynep Sönmez


1-Borges, Ficciones, İletişim Yay., 2010.
2-a.g.e.
3-Italo Calvino, Amerika Dersleri, YKY, 2007.
4-Osvaldo Ferrari’nin yazarla yaptığı söyleşi, Kitap-lık Dergisi, YKY, sayı 127, Mayıs 2009.
5-Gülnihâl Küken, “Doğu Ortaçağında Zaman Kavramı”, Cogito Dergisi, YKY, sayı 11, 1997.
6-Roger Callois, Borges Yapıtında Temel İzlekler, Kitap-lık Dergisi, YKY, sayı 127, Mayıs 2009.
7-Ernesto Sábato’nun yazarla yaptığı söyleşi, Kitap-lık Dergisi, YKY, sayı 127, Mayıs 2009.

Yazı, daha önce Öykü Teknesi dergisinin 26. sayısında (Mart-Nisan 2012) yayımlanmıştır. 


Yorumlar

  1. Bu ufuk acici ve degerli yazisi icin sevgili Zeynep Sonmez'e sonsuz tesekkurler...

    Hulya Soysekerci

    YanıtlaSil
  2. Asıl ben Hülya Hanım'a çok teşekkür ederim. Onur duydum.
    Sonsuz sevgi ve saygılarımla,
    Zeynep Sönmez

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…