Ana içeriğe atla

Öykünün Akşamsefası



Öyküde karakter, öykünün atmosferini oluşturmada, yazarın derdini anlatmada, hissi okuyana geçirmede yararlandığımız en önemli araçtır. Karakterler aracılığıyla okur öykünün içerisine rahat girer veya bunun tam tersi de geçerlidir, karakterler aracılığıyla okur öykünün içerisine girmek istese de bir türlü giremez. Öyküde yaratılan karakter canlı nefes alan karakterse -ki biz bundan yapay olmamasını, donuk olmamasını, hayatın içerisinde bir yerlerde nefes alıp verdiğini anlıyoruz- kurguladığımız öykü de canlı bir öykü olur. Köyde yaşamış, feodal değerlerle büyümüş yaşça büyük birine kentin burjuva kültürünün düşünce sistematiğini giydirip o şekilde konuşturup, o şekilde davranışlarda bulunduramazsınız, yoksa öykü eğreti durur. Öykü kendi içindeki gerçekliğini kaybeder. Dokusunun sağlam olması isteniyorsa öykünün zamanına ve uzamına uygun karakterler yaratmamız gerekiyor. İhtilalin hemen sonrasında karakterleri sokaklarda kızlarla erkekleri barlarda eğlendiremezsiniz. Böyle bir şey öykünün içerisine girmemizi daha baştan engeller. O bizden Çehov’un köydeki doktorları gibi, Edgü’nün Doğu’daki öğretmeni gibi sahicilik ister. Karakter bize sahici görünmeli. Onun gibi hissedebilmeliyiz. Yel değirmenleri ile dövüşme arzusunu birlikte yaşamalıyız.

Nalân Barbarosoğlu, öykü emekçisi. Felsefe, mantık eğitiminin üzerine derin bir edebiyat birikimi, gündelik hayatı gözlem yeteneği ile yazdığı öyküleri edebiyat tarihimizde şimdiden yer almaya hak kazanan bir yazar. 80’li yıllarda yazmaya başlayan Barbarosoğlu, ilk kitabını 1996 yılında Oğlak Yayınlarında çıkardı; “Ne Kadar Da Güzeldir Gitmek”. İlk kitabı çok ses getirdi. İnci Aral’ın deyimiyle “Bu ilk kitabındaki öykülerinin olgunlukları, taşıdıkları duygu yükü, yapısal sağlamlıkları ve imgelerle zenginleşmiş bir dili kullanmadaki üstün başarısı ile ustalık çizgisinde duruyor ve bize doğuştan öykücü olduğunu kanıtlıyor." Onun bu ilk kitabını ve ilk öyküsünü seçmemiz tesadüf değil tabii ki. Daha ilk öyküsü ile okuru içine alıyor kitap. Bizi kendisine doğru çekiyor. Öyküde karakter öğesini işlerken bu öykünün tam da anlatmak istediklerimize denk düşeceğini düşündüm.

Akşamsefası öyküsünün, kısa öyküye göre karakterleri bol. Öykü atmosferini kurmak isterken onların yardımına ihtiyaç duyuyor Barbarosoğlu. Kimi okur, öyküdeki anlatıcı çocuk karakterin dışındakileri tip olarak nitelendirebilir ama ben öyle olduğu kanısında değilim. Çünkü gerek çocuk, gerek abla, gerek baba, gerekse anne öyküde yaşayan ana karakterlerdir. Bir tek ablanın eşi Sermet; ablanın iç konuşmasından, dalmasından, onun uzakta bir yerlerde o ortama gelmek istemediğinden, tip olarak yer alıyor.

Öykü “Akşamsefası mevsimindeyiz” diyerek başlıyor, burada yazın sadece geceleri açan, gündüzleri kapanan bu güzel çiçeğe de gönderme var aslında. Öykünün içeriğini tamamlayan bir unsur. Öykü bu çok basit bir kurguya sahip: Erkek çocuğun gözünden anlatılan bir öykü. Bir yaz akşamı, bahçede kurulan bir aile sofrası. Ablası masayı kuruyor. Evli, eşinin şimdi yanında olmadığı, bebek bekleyen bir abla, sofrayı hazırlıyor, babası için çilingir sofrasını. Çocuk, onun yanında dönenip duruyor. Top oynama oyunu oynuyor. Annesi yatalak hasta, ölümcül bir hastalığı var. Babası onu içeriden bahçeye taşıyor. Bir arada olmak için. Baba masada sofra kurulmasını bekliyor ve beraber yemek yeniyor. Öykünün kısa anlatımı bu.

Anlatıcı çocuğun kendi dünyası var. Çünkü annesi kendi gözleri önünde zayıflıyor, güçsüzleşiyor, ona sevgisini gösteremeyecek kadar hastalıklı hali var. ‘Annesi ona sadece gözleriyle gülümsüyor’. Onun yanında hareketli yaramaz bir çocuk bile olamıyor. Çünkü onu incitmek istemiyor. Onun kemikli haline sarılırken bile onun göğsünde onu özlüyor. Yine de ablası, babası onun her şeyi; bir arada olmalarından dolayı mutlu. Top oynarmış gibi yapma oyununu bile seviyor. Çocuk kendi yalnızlığında ama mutlu.

Anne hasta. Her şey onun etrafında dönüyor. Çocuğun dışarı çıkmama hali, ablanın orda bulunma ve aileye bir kadın olarak yardım etme hali annenin uzunca süredir hasta yatmasından. Çok zayıf kemikleri çıkmış ama baba sürekli onu bir yerlerden bir yerlere taşıyor. Bir arada olmak istiyor anne de. Durumu kendini de üzse de bir arada olmak istiyor.

Baba eşine aşık. Yaşadığı durumdan yakınmıyor, kahretmiyor. Kızının eşi (damadı) gelmeden yemeğe başlamak istemeyecek kadar çocuklarına düşkün. Kızıyla rakı içecek kadar modern bir Anadolu ailesi. (Anadolu’daki yemek-içki adabında böyle bir durum söz konusudur. Maaile sofraya oturulur. Yetişkin çocuklar, gelinler, damatlarla yer içilir-en azından benim ailem öyleydi-Bilmiyorum bu özellik bozulmuş mudur?) Eşinin o mavi gözlerine bakmak isteyecek kadar ona düşkün. Ondaki derinlerde olan hüzün karşısına kızını alıp oturtmasıyla ve kadeh tokuşturmasıyla ortaya çıkıyor; ‘Bak Köroğlu’m, seninki yaman çıktı, sana benziyor’. Geçmişte eşiyle birlikte içtikleri günler geliyor aklına. Onunkisi bir direnme, mutsuzluğa bir başkaldırı aslında. Şöyle diyor anlatıcı çocuk bu bağlamda. ‘Hala yazgıya inanmıyor, yazdıkları yazgıya inanmıyor, mutsuzluğa inanmıyor. Bir sevinci paylaşma çabası: Bu direnme ne kadar sürecek? Ya annemin ki?...’ Belki de bir yanılsama. Bir mutluluk oyunu oynadığı babanın. Ama bunu öykü boyunca yansıtmıyor çocuklarına. Hatta ablası hüzünlenip daldığında bile onu neşelendirmek istiyor. ‘Yine daldın be kızım. Şurada oturmuşuz güzel güzel.’

Abla evin kadını artık. Annesinin yerine ev işlerini çekip çeviren. Evde hep beraber olmaktan sofra hazırlamaktan, babasıyla birlikte kadeh tokuşturmaktan mutlu. Annesinin yerini almaktan gocunmuyor öykü boyunca.

Öyküleri güzelleştiren derinlerde bir yerlerde taşıdığı gizidir. Her okur kendi alımlamasına göre o gizi keşfetmeye çalışır. Bana göre bu mutlu tablonun içinde çok büyük bir hüzün saklı. Belki de acı veren bir hüzün. Neden denecek olunursa; abla bebek bekliyor ama eşi Sermet’in bundan haberi yok. Sermet’in haberi yok çünkü o ailenin yanında değil, olmak da istemiyor, belki ara ara öylesine uğruyor. Çünkü hastalıklı annesini görmeye dayanamıyor, bir arada yaşama hali onu rahatsız ediyor. Onun bu zor günlerde yanında olmaması ablayı üzüyor. Ablanın, annesinin bakımını üstlenmesi, babaya kardeşe bakma hali esas travmayı abla da yaşatıyor. Kendi hayatını yaşayacağı bir zamanda yaşayamaması aslında onu mutsuz kılıyor. Mutlu görünmeye çalışıyor. Tıpkı ailenin diğer fertleri gibi; top oynamayı oyun haline getirip psikolojisi bozulan kardeşi, dışarıya gülümsemek zorunda kalan  ama içi kan ağlayan (gülümseyen makyajlı palyaço) babası gibi.

Herkesin bilerek ya da bilmeyerek bir mutluluk oyununu oynadığı; hüzünlerin, kırılmışlıkların, çaresizliklerin rol aldığı bir öykü Akşamsefası. Herkes yitirdiğini önüne koyarak repliğini yapıyor; çocuk oynadığı topla çocukluğunu; abla sürekli ev işi, babayla içme içerisinde kaybettiği mutlu yaşamını, eşini, çocuğunu düşünüyor. Baba yıllardır birlikte yaşadığı güzel eşinin gözleri önünde eridiğini gördüğü halde koruyucu kollayıcı, güçlü baba görüntüsünü bozmuyor. Akşamları mutluluğa açılan, gündüzleri kapanan bir akşamsefası…

Emeğine sağlık Nalân Barbarosoğlu… 


Murat  Darılmaz


Yazı, daha önce Öykü Teknesi dergisinin 26. sayısında (Mart-Nisan 2012) yayımlanmıştır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …