Ana içeriğe atla

“Seni seviyorum, çünkü bu böyle.”


Aşkın en kötü yanı aşk hakkında konuşturması, en iyi yanıysa şiir okutmasıdır. Aşık olduğunuzda şiir okumak sizi genişletir, iliklerinize kadar işler sözcükler. Daha önce saçma gelebilecek “romantik palavralar” şimdi size dar gelir. (Siz geniş romantik alanlar umuyorsunuzdur artık. – İşte böyle olur; her şeyi tahrif etme küstahlığı gelir yerleşiverir üzerinize.)
Aşkın bin türlüsü olduğunu hatırlarsınız (tekrar hatırlarsınız). Hani bir daha aşık olamayacaktınız! Oh, neyse ki öyle olmamıştır. İşte yine her şey farklı görünmeye başlamıştır, onun her hareketi içinizde bir yerleri kıpırdatır. Henüz açılamadıysanız, ona dokunmak, yüzüne bakmak için türlü bahaneler uydurursunuz. (Bu kadar zeki (!) olduğunuzu bilmezdiniz.) Aynı zamanda, türlü nedenle kötü hissedersiniz, kötülersiniz kendinizi, her gün sayısız iç savaş yaşarsınız.
Aşkın daha da kötü bir yanı, okumakla yetinmeyip şiir yazmaya kalkışmanız olur. Aşıkken şiir yazmak, insanın en çok pişman olacağı eylemlerden biridir (O son dizeyi hele, hiç yazmayacaktınız). Sonra iç savaşlardan birinde, içinizdeki tüm taraflar kaybeder; tıpkı “gerçek” savaşlardaki gibi. Bütün mümkünler size uzaktır. Yapacak tek şey kalmıştır: iyi şairlerin yazdığı iyi şiirleri okumak. Henrik Nordbrandt, işte bu sığınabileceğiniz şairlerden biri. Daha kitabın adından kendini duyumsatan aşk, kitaba sinen bir tema. Zaten şairin Türkçe’de daha önce yayımlanmış olan iki seçkisinden birinin de ismi olan dizeleri de aynı şeyi söylüyor: “Aşk şiiridir bütün şiirler,/ama kaç kişi durup okur onları!” (Syf. 119).


Durup bu şiirleri okumak isteyenler için Norbrandt’ın şiirlerini Danca aslından derleyip çeviren Murat Alpar, seçkiye yazdığı önsözde şair hakkında özlü bilgi sunuyor okura. Burada anmamız gereken iki şey var; birincisi Nordik bir şair olan Nordbrandt’ın aralıklarla da olsa, Türkiye ve Yunanistan’da uzun süreler geçirmiş olması. Bu yaşantının, belli ki şairin hem yaşamına hem de şiirine, görülür etkileri olmuş. Murat Alpar, Nordbrandt’ın şiirinde Kavafis’in, Yunus Emre’nin ve Orhan Veli’nin etkileri olduğunu savlamış. Gerçekten de, hem şiir dilinden hem de şiirinde geçen sayısız Ön Asya göndermesinden (Toros’lardan Ankara Söğütözü’ne, İskenderun’a, Akseki’ye, Denizli’ye, Bizans’a, Simi’den Midilli’ye, Girit’e, Antik Yunan mitoslarına kadar sayısız Ön-Asya göndermesinden) bunu anlayabiliyoruz. Sevgilisine “Türkçedeki çekim eklerinin tatlılığı adına yalvarıyorum sana.” diye yakaracak kadar Türkiyeli olmuş şairin üzerindeki bu etki o kadar kuvvetli ki, Orhan Veli’nin “Quantatif”inin Nordik versiyonu sayılabilecek şu şiiri yazdırmıştır Nordbrandt’a:

Cüretli kızları severim
Doğayı da severim.
Doğaya aldırmayan cüretli kızlarıysa
her şeyden çok severim.” (Syf. 163)


Önsöz’den yola çıkarak bu yazı kapsamında en azından değinmemiz gereken ikinci nokta; şairin söylenemeyeni okura sezdirmek arzusudur. Bu malumunuz, tüm sanatların, özellikle söz sanatlarının, edebiyatın ama –sanırım buna kimsenin itirazı olmayacaktır– en çok şiirin işi, belki de varlık nedenidir. Nordbrandt söylenemeyeni/anlatılamayanı anlatma derdini –seçkiye alınan şiirlerinden gözlemlediğimiz kadarıyla– başarıyla kotarıyor. Bunu çoğu zaman kısa dizelerle, bazen de manzum hikayeye yaklaşan uzun dizelerle yapıyor.
Her Sözcüğü Bir Aşk İlanı Gibi Duyumsuyorum, kapağında buna dair bir ibare olmasa da bir seçki. Çevirmen Murat Alpar’ın, Nordbrandt’ın şu ana kadar yayımlanmış olan 25 şiir kitabının 19’undan seçtiği şiirlerden oluşuyor. Önsöz’de neden bu kitaplardan şiirler seçildiğine ve seçilen kitapların içinden neden bu şiirlerin seçildiğine dair bir açıklama yok. Kişisel beğeni mi, seçilen şiirlerin çeviriye daha elverişli oluşu mu derleyeni bu seçime yönelten; bilmiyoruz. Muhtemelen ikisi de.
Çevirinin mümkünlüğü, imkanları/imkansızlıkları gibi çeviri kuramına ait sorunlar, iş şiir çevirisine geldiğinde çetrefilleşir. Çünkü şiir ne sadece biçim ne de sadece özdür. Daha doğrusu: ne odur, ne diğeri; hem odur hem diğeri. Buna bir de, şiirde kullanılan sözcüklerin kaynak dildeki ezgilerinin hedef dile nasıl aktarılacağı, daha doğru bir ifadeyle aktarılıp aktarılamayacağı, daha da doğru bir ifadeyle aslında aktarılamayacağı ortaya çıktığında, iş daha da çetrefilleşir.
Ama yine de, aşka inanmasak da aşkı yaşayışımız gibi; çeviriye inanmasak da ona muhtacız. Bu şu demek; çevirinin handikaplarına rağmen buna mecburuz. Yazımız özelinde, Nordbrandt Türkçe yazmadığı ya da biz Danca öğrenmediğimiz sürece çeviriye yazgılıyız.
Mehmet Rifat’ın hazırladığı “Çeviri Seçkisi-Çeviriyi Düşünenler” adlı kitaptan, şair-çevirmenlerimizden olan Cemal Süreya’nın “Kendini Çevirten Şiir” adlı yazısından alıntılarsak: “[Ş]iir, diyorum, başka bir dile çevrilemez ama, en güzel şiirler çevrildikten sonra da ikinci dile bir şeyler taşıyan şiirlerdir. Elbette ki, şiirin kendi tek konumunu, şahane yalnızlığını, yüklendiği espriyi öbür dilde tıpatıp yeniden yaratmak imkânsız bir şey. Zaten bunun tersine inanmak, sorunu el çabukluğuna getirip sıfıra indirgemek, şiirin bin yıllık serüvenine hainlik etmek olur. Ancak güzel şiirler, büyük şiirler, öbür dilde kendi içeriğinden olsun, kendine yabancı öğelerin varlığından olsun, bir öz kıpırdanması, bir hareket dalgalanması meydana getiriyor. Bu çok defa yeni bir şey oluyor. Ama şiirin eski ya da asıl durumundan çıkan, ondan üretilebilen bir şey. Yani güzel şiir çevrilirken öbür dilde hiç değilse başka bir şiir yazılmasına zorluyor çevireni, bunun ipuçlarını veriyor, kendi birikiminin öbür dildeki yatağını yazıyor, o dilde yeni şiir değerleri kotarıyor; çevresine hemeninden yeni bir ânın, yeni bir durumun, yeni bir şiirsel tavrın halkasını çekiveriyor. Bu bakımdan güzel şiire kendini çevirten şiir de diyebiliriz. Şiir ne kadar güzelse, daha doğrusu şiirsel gerilimi ne kadar güçlüyse o kadar kolayca çevrilebilmekte ve o oranda bambaşka bir şiir çıkmaktadır ortaya.
Kendini çevirmen olarak tanımlamasa da özellikle Fransız şirinden çevirileriyle de bilinen büyük şair İlhan Berk de, Kitap-lık dergisinde şair Azad Ziya Eren’le yaptığı söyleşide (Kitap-lık, sayı: 104) şöyle der: “Çeviri üstüne ne düşündüğüme gelince (daha önce de yazdım) çevirmenin bir dili olmamasını öneririm. Ya da kendine en yakın olanları çevirsin derim.
Yukarıdaki tartışmalar bu yazının kapsamını aşar ancak bu çerçeveden bakıldığında, Murat Alpar’ın Danimarka’da yaşaması ve Nordbrandt’ın şiirini iyi bilmesi, büyük bir avantaj. Bu avantaj şiirlerin çevirisine de yansımış durumda. Yani çevrilen bu şiirler Cemal Süreya’nın belirttiği gibi, Türkçe’ye bir şeyler taşıyan şiirler. Bu durumda, kuşku yok ki, bahsettiğimiz gibi Nordbrandt’ın Türkçe’yle ve bu coğrafyayla olan yakın bağı da etkili.
Öte yandan, İlhan Berk’in belirttiği durum, yani bir çevirmenin dilinin olmaması ne kadar mümkün? O ideal olanı imlemiş bir bakıma. Önsöz’den başlayarak kitabı okumaya başladığımda, “yakarı, ansımak, gökçeyazın” gibi kelimelerle karşılaşınca, açıkçası bir “öztürkçe fetişizmi” örneğine denk geldim diye korkmuştum. Ancak hiç de öyle olmadı. Murat Alpar’ın dili, Nordbrandt’ınkiyle birleşince bir Nordik-Akdeniz ortaklığı oluşturmuş ki, Türkçe’deki çekim ekleri kadar tatlı olmuş. Umarım Nordbrandt’ın diğer kitaplarını da okuruz.
Son olarak, şiir kitapları hakkında yazılan yazıların en büyük handikabı olan “bol alıntı sendromuna” yakalanmadığıma umarak, alıntı hakkımı sona sakladım. Sizi bilmem ama aşağıdaki gibi gerçekçi bir aşk şiirine hasrettim ben. 


Onur Çalı 

YALAN

Hiç durmadan seni düşünüyorum, diye yazıp
sonra yaktığım o mektuptaki her şey yalan.
Gene de seni düşünüyorum çoğu zaman.

Uyumadığım da yalan:
            Bir güzel uyuyorum,
düşümde başka kadınları görüyorum üstelik.

Uyanır uyanmaz ama seni düşünüyorum.

Sokakta gördüğüm güzel kadınları ise
            gözlerimle soyarken
seni düşünmemeye çalışıyorum.

İçime çekiyorum kokularını başım dönünceye kadar.

Ama yaptığım bütün karşılaştırmalar
            senin üstünlüğün
ve benim yalnızlığımla sonuçlanıyor hep.  (Syf. 191)



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …