Ana içeriğe atla

"Hikaye bitti, anlatacak başka bir şey olmayacak"

J. Saramago iki yıl önce ölmüştü. Öldükten sonra kitap yazılamayacağı, yazılabilse bile, en azından bizim yaşadığımız bu saçma dünyada yayımlanamayacağı bilgisiyle emin olarak diyebiliriz ki Kabil, Jose'nin yayımlanan son kitabı. Saramago'nun tüm yazdıklarını henüz okumadım. Bunda tembelliğimin yanısıra hazcılığımdan kaynaklanan garip bir takıntının da etkisi var. Şöyle ki; çok sevdiğim yazarların, şairlerin yazdıklarını okumayı geciktiriyorum, hele ki J. Saramago gibi biyolojik yaşamı sona ermiş olanların yazdıklarını.

Kırmızı Kedi basmış Kabil'i. Kırmızı Kedi'nin özenli baskıları takdire şayan. Ancak -belki çevirmen olmamın da etkisiyle- kafama ilk takılan şey bu güzel çevirinin hangi dilden yapılmış olduğudur. Orjinal dilinden mi yoksa İngilizce'den mi? Bu da belirtilseydi çok güzel olurdu. Kapak rengi muhteşem ve baskıdaki benim fark edebildiğim birkaç basım hatası haricinde mükemmel baskı. Elbette çeviri için hakkaniyetle birşey söylemek için metnin orjinalini de görmek gerekir ancak kilim dokumaya benzer bir zenaat olan (benzetme Cervantes'e ait) ve teknik bilgi ve sabır ve dile hakimiyet gerektiren çeviri, orjinal metni -iyi niyetle olsa da- tahrif eder. Bu nedenle, bu güzel metin için kitabı çeviren Işık Ergüden'e de teşekkür etmek gerekir.

İkinci olarak, her fani okur gibi, bildiğimiz ve sevdiğimiz bir yazar ve kitabı olsa da yapmaktan kendimizi alıkoymadığımız şey kitabın arka kapak yazısını okumaktır. (Söz açılmışken yayınevlerinin bu arka kapak yazılarına daha bir özen göstermesi gerekmiyor mu a dostlar!) Ben de öyle yapmıştım kitabı ilk elime aldığımda ve kafama takılan ikinci şey de burada karşıma çıkıyor. "Gerçeğin ironik, yalın ve dolaysız dilini kullanan Saramago bu son romanıyla bize tüm zamanların sorusunu miras bırakmış oluyor: İnsan türü evrendeki yerini ve varlığını hak etmiş midir?" Aslında soru şöyle sorulmalıydı: Tanrı evrendeki yerini ve varlığını hak etmiş midir?

Kabil hem tekniği bakımından hem de içeriği bakımından iyi ve güzel bir roman. Kaldı ki bunları ayrı ayrı ele almak ne kadar doğru, tartışılır. Bazıları, Saramago'nun Tevrat'a (ve belki Musevilere) karşı tutumunun nazik olmadığını düşünebilir. Oysa ben İsa'ya Göre İncil ve Kabil'i okuduktan sonra bir kez daha hayıflandım: Saramago keşke Muhammed'i de roman kişisi olarak ele alabilseydi. Çünkü J. Saramago'nun çok zarif ve kendisine yakışır şekilde yapı bozumuna uğrattığı kutsal denilen metinler o kadar saçma ki böyle bir ironik dokunuşu sonuna kadar hak ediyorlar.

Başlık, biraz da maganizel biçimde ele alırsak, Jose'nin son sözleri gibi de okunabilir: Hikaye bitti, anlatacak başka bir şey olmayacak!

Neyse ki, Jose'nin okumadığım çok kitabı var hala.


Onur Çalı


Kitaptan:

“Efendi’nin tavrı bana çok dürüst gelmiyor, dedi kabil, kulağıma çalınan şey doğruysa, eyub zengin olmakla birlikte, iyi biri, dürüst biri, üstelik de çok dindar, hiçbir suç işlemedi, mallarının kaybederek nedensiz yere cezalandırılacak, ola ki, birçok kişinin dediği gibi, efendi belki adildir, ama ben öyle olduğunu sanmıyorum, ibrahim’in başına geleni hâlâ hatırlıyorum, tanrı onu sınamak için oğlu ishak’ı öldürmesini emretti, bence, eğer efendi kendisine inanan kişilere güvenmiyorsa, bu durumda bu kişiler neden efendi’ye inanmalı, anlamıyorum, Tanrı’nın niyetlerine akıl sır ermez, biz melekler bile onun düşüncesine nüfuz edemeyiz, Efendi’nin niyetine akıl sır ermediği şeklindeki bu nakarattan yoruldum, cevabını verdi kabil, tanrı sürekli olarak kendini ürkünçlüğün, kaygının içine kapamak yerine billur gibi şeffaf ve berrak olmalı, kısacası, tanrı bizi sevmiyor, Sana yaşam veren o, Yaşam bana babam ve annem tarafından verildi, ikisi de tenlerini bir araya getirdiler ve ben doğdum, bildiğim kadarıyla bu edim sırasında tanrı orada değildi, Tanrı her yerdedir, Özellikle öldürme emri verirken, sodom’da yanarak ölenler arasındaki tek bir çocuk bile onu gözünün yaşına bakmadan mahkûm etmeye yeterlidir, ama tanrı için adalet boş bir kelime, şimdi bir bahis nedeniyle eyub’e ıstırap çektirecek ve kimse ondan hesap sormayacak, Dikkat, kabil, çok konuşuyorsun, efendi seni er ya da geç işitir, seni cezalandıracaktır, Efendi işitmez, sağır o, her yandan ona yakarıyorlar, yoksullar, bahtsızlar, talihsizler, dünyanın kendilerine çok gördüğü yardımlar için ona yakarıyorlar, ama efendi onlara sırtını dönüyor, ibranilerle ittifak kurdu, şimdi de şeytanla anlaşıyor, bunun için tanrı olmaya gerek yok. Melekler öfkeyle itiraz ettiler, onu orada işsiz bırakmakla tehdit ettiler, bunun üzerine teolojik tartışma son buldu ve az çok huzur egemen oldu. Hatta meleklerden biri şunu bile söyledi, Sanırım efendi bu soruları seninle tartışmaya değer verir, Belki bir gün, cevabını verdi kabil.”

Yorumlar

  1. Binnur Çelebi24 Aralık 2012 19:43

    Onur Bey yazınız okurken bir üstad olduğunuzu da aynı anda öğrenmiş oldum. Gruptan mesajlaşırken kimliğinizi bilmiyordum. Yazınız bir kitap eleştirmeni gibi olmuş.Kabil'i okusam da sizin bulduğunuz eksikleri bulamam diye düşünüyorum. Ama kutsal metinler konusunda hemfikirim. Nahide Hocadan bu dönem Felsefe Giriş dersini aldım. Çok yararı oldu. Hocam ; Muhammad Ahmed Halefullah'ın "Kur’an’da Anlatım Sanatı" El-Fennu’l-Kassasi” adlı kitabı ödev olarak vermişti. Okurken çok keyif aldım. Belki de okumuşsunuzdur. Okumamışsanız şiddetle öneririm. Elinize sağlık, görüşmek dileğiyle..

    YanıtlaSil
  2. Estafurullah. Sanırım o kitabı ben de okudum, ben de almıştım o dersi :)

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…