Ana içeriğe atla

Ankara’ya filmekimi Gelmiş


Ama bayram havası yaratmamış çünkü İstanbul’un taşrası olduğunun sürekli hatırlatılmak istenmesi midir nedir, filmekimi’nin hem daha kısası, daha pahalısı ve eksikli olarak gelmiş Ankara’ya (Mesela Haneke’nin Aşk’ı olmadan gelmiş. Bu arada, başkentinin taşra kabul edildiği başka ülke var mı acaba? İşte bu yüzden de seviyorum seni Ankara). Yine de hiç yoktan iyidir elbette, diyerek iki filme gittim. İyi kitap kıstasından sonra, iyi film için de aynı kıstas geçerli olmaya başladı bende: Yazma isteği uyandıran şey iyidir (tek istisnası sevgilidir belki de; yazma isteği uyandıran sevgili iyi değildir). Neyse. İki filmden konuşacağım: Sevmek Gibi ve Havana’da 7 Gün.

böyle bir sevmek..

çok daha fazla, ah, evet
çok daha fazla, susabilir insan
Furuğ Ferruhzad

Daha isminden başlayarak etkiledi beni Sevmek Gibi. Abbas abinin (Kiarostami) hiçbir filmini izlememiştim. Like Someone In Love. Kirpiklerinde ardıç ağacı gülüşü gezinen kadın Ella’nın muhteşemce söylediği bu şarkı, filmde de kullanılmış zaten:



Sevmek Gibi. O kadar iyi özetlemiş ki bu çeviri filmi. Furuğ’un dediği gibi işte. Konuşularak anlatılabilen her şey susarak (ya da az konuşarak) neden anlatılmasın? Abbas abi de bunu yapmış. Tokyo’da geçen bir hikaye. Filmi anlatmayacağım, susacağım.

Bir yerlerde okumuş ya da duymuştum; sinemanın güzel kadın izleme sanatı olduğu gibi bir şey. Muhtemelen yanlış kalmıştır aklımda. Buna benzer bir şey. Bu düşüncenin ardında erkek yönetmenler var elbet (Yönetmenler hep erkek olur değil mi? Değil!). Ancak kadın yönetmenlerde de biraz böyle bu. Film izlerken güzel kadın görmeyi umuyoruz sanki; ummasak da buluyoruz zaten. Bu düşünce aklıma, Sevmek Gibi’yi izlerken geldi. Benim Hüzünlü Orospularım’ı (en azından filmin başında) çağrıştıran filmdeki Akiko karakteri çok güzel hakikaten. Tamamen “çirkin” adamların göründüğü bir film çekmek lazım aslında. Belki de çekilmiştir. Rezervuar Köpekleri öyle miydi sanki?
Bir süredir hangi sanat dalında olursa olsun, ürüne baktığımda bir metin görüyorum. Film, heykel, resim, edebiyat farketmiyor. Sevmek Gibi’yi bir kısa öykü olarak izledim. Öyle gördüm. Ve şu perçinlendi: bir ürünün niceliği (uzunluğu, sayfa sayısı, süresi, boyutları) değil kısalığını belirleyen. Yoksa 1,5 saat süren filmi kısa olarak algılamazdım. Tabi burda kısalıktan, Çehov abimizin yeteneğin kardeşi diye bahsettiğini anlıyorum. Tamamen suskun değil ama çok daha fazla suskuyu barındıran, geveze ya da gürültülü olmayanı anlıyorum. Eksikli olan, fazlalığı olacağına.

Sonradan baktığımda, Abbas abinin araba içindeki çekimleri sevdiğini, kullandığını okudum ki bu filmde de çoktu araba-içi sahneler. Bir de yaşlı adama özendim çok. Acil durumlarda bile koruyabildiği yavaşlığına. Yaşlanmak özlemim depreşti. Yaşlanabilecek kadar şanslı mıyım acaba?

ne Havana’lar sevdim, zaten..

Kitapların, kendisine güzel pek çok şeyin yanı sıra hep bir eziklik de hissettirdiğini düşündü. Kitaplar bir bakıma başarılmış, tamamlanmış şeylerdir. Oysa hayat başarılamayan ve tamamlanamayan şeylerle doludur. Siz dalgaların arasında boğuşurken edebiyatçılar kıyıda matelerini yudumlarlar. Mate, çünkü en iyi güney Amerikalılar kıvırıyor bu edebiyat işini.

Barış Bıçakçı haklı. (Biraz genişletelim) bu Latinlerin herşeyleri güzel. Kadınları, futbolu, denizi, içkisi, devrimcileri, müziği, edebiyatı… 7 yönetmenin çektiği 7 filmden (kısa öyküden) oluşan Havana’da 7 Gün’de özellikle erkek karakterlerin en büyük beklentisi de Latin kadınlardandı. Yazının başında bahsettiğim kadın-sinema ilişkisi bu filmde oldukça görünürdü. Ama neyse ki, çok da “erkek” bir bakış açısı vardı denilemez filmlerin geneli için.


Bir arkadaşım bir süredir Havana’da yaşıyor, sağ olsun, mektuplar yazıyor. Havana’nın ne kapitalistlerin küçümsediği ne de sosyalist ülkücülerin yücelttiği gibi olmadığını anlamak için edebiyat okuru olmak yetiyordu zaten. Ama “içeriden” bir bakış açısıyla, sokaklara, günlük hayata dair gerçekleri okumak daha iyi fikir veriyor insana.

7 filmin yaptığı da bu. Klişelere mümkün olduğunca girmeden, birbiriyle temas edecek kadar yakın olan 7 öykü anlatıyorlar. Her güne bir öykü.

Ayrıntılara girmeyeceğim, yedi filmin yedisi de favorim, ancak Cecilia’nın hikayesi daha bir etkiledi beni. Gitmek, kalmak. Aşk. Ve diğer filme de sarkan bir göç hikayesiydi Cecilia’nın Yoldan Çıkışı.
Diğer bir dikkat çekici hikaye de, Kusturica’nın kendi adıyla oynadığıydı. Ödül almak için Havana’ya gelen ünlü yönetmenin kalabalıklardan sıkılması, vs. gibi klişeye kolaylıkla düşebilecek bir hikaye gibi dursa da Kusturica’yı izlemek keyif verdi. Biraz da kan çekiyor sanırım (yaşlandıkça milliyetçileşiyorum sanırım). Sanırım.
Havana’ya gitmek fikri daha sevimli görünmeye başladı gözüme. Kim bilir belki gerçeğinden 5 cm büyük olan Beyaz Saray’ı görürsem ya da “İki yurdum var benim: Küba ve gece.” diyen Jose Marti şiirlerini aklımdan geçirerek havalimanın tozunu yutarsam ben de yoldan çıkabilirim.

Ve her İspanyolca konuşulan filmden sonraki hevesim: ben bu dili öğrenirim ki!


Onur Ç. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ahır Yakmak

Onu üç yıl önce burada, Tokyo’da, bir arkadaşımın düğününde görmüştüm ve görüşmeye başladık. Aramızda neredeyse bir düzine yaş farkı vardı; o yirmi yaşındaydı bense otuz bir. Bu o kadar da önemli değildi. O zamanlar zihnim bir sürü şeyle meşguldü ve yaş farkı gibi şeyler hakkında kaygılanmaya vaktim yoktu. Ayrıca evliydim ama bu durum onu da rahatsız etmiyor gibiydi. Ünlü bir pandomim ustasıyla çalışıyordu, ay sonunu getirmek için de tanıtım modeli olarak iş buluyordu. Fakat bulduğu bu reklam tanıtım işlerinde genellikle sorun çıkıyordu, fazla bir geliri yoktu. Yetiştiremediği yerde, erkek arkadaşları vardı. Bundan yüzde yüz emin değilim ama bana söylediği şeylerden bunu çıkarmak mümkündü. Daha önce söylediğim gibi, tanıştığımızda pandomim çalıştığını söylemişti. Bir gece, dışarıda bir bardaydık, bana Mandalina Soyma numarasını yaptı. Adından da anlayacağınız üzere, bu gösteride bir mandalina soyuluyor. Solunda mandalinalarla dolu bir kase, sağında ise kabuklar için bir kase vardı. En a…

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Dost: Vüs’at O. Bener’in Öykü Dünyasına İlk Adım

Vüs’at O. Bener’in 1952’de yayımlanan ilk öykü kitabı Dost’taki öyküler yalın bir dile sahip oluşları ve fazla sözcük kullanımından sakınmaları ile öne çıkar. Bu iki belirgin özellik ilkin Sait Faik öykücülüğünde görülmüş olsa da, Bener, öykü kişilerinin güçlü içselliği ve ruhsal gelgitlerini gündelik dile ustaca yedirerek kendi özgün dilinde yazmayı başarmıştır. Bunun yanı sıra her bir öykünün hemen ilk cümleleriyle güçlü bir atmosfer kurmanın yetkinliğine de sahiptir.

Şimdiye dek Dost’a dair yazılanların üzerine yeni bir şey eklemenin, tekrara düşmemenin zorluğunun farkındayım. Bu zorluğu, hakkında pek konuşulmamış öykülere eğilerek ya da üzerinde zaten kalem oynatılmış olanlara farklı bir açıdan bakmaya çalışarak bir nebze olsun aşmayı umuyorum.

İlkin, kitabın basılmasında başarısının etkin rol oynadığı, kitaba adını veren Dost adlı öyküye bakalım. Öykü, Kasap Ali ile yarenlik eden Niyazi Bey’in kararsız düşünceleri, ruhsal gelgitleri üzerinden ilerler. Kasap Ali duygusuz, acımasız v…