Ana içeriğe atla

Kurban


Tarihte kurban konusunu irdeleyen ilk düşünür Platon’dur.

Platon, kurbanı tanrılara sunulan bir armağan olarak belirtir.

Kurban türleri de ilk kez Antik Yunan’da Theophrastus tarafından sınıflandırılmıştır. Bu düşünür, övgü, teşekkür, rica ve ölülerin ruhuna sunulan kurban olarak dört sınıflama yapmıştır.

Kurban tüm inançlarda vardır, çünkü kurban onları tanrıya ulaştırmanın en somut yoludur.

Kimi düşünürlere göre iki çeşit kurban vardır. Kanlı ve kansız.

Kanlı kurban, insan ve hayvan kesiminden bir miktar kanı akıtma geleneğidir.

Kansız kurbanlar ise, çeşitli yiyecek ve içeceklerin tanrıya sunulmasıdır.

İlkel toplumlarda ilk av, yada ilk doğan çocuk tanrıya kurban edilirdi. İlkel insana göre ilk av ya da ilk çocuğun adak olması bereketi de beraberinde getirmesi demekti.

Aslında bu bir değiş tokuştu ve “ben veriyorum sen de ver (Do ut des)” anlamına gelmekteydi.

Uygarlıklardan kimisi, “ben sunmazsam tanrı bizi yiyecektir (Mezepotamya”, kimisi “günahlarımızdan ancak kurbanla arınırız (Asur)” ve kimisi “kan aksın bu tanrı için yeter (Sümer)” gibi nedenlerden dolayı kurban kesmişlerdi.

Eski Türklerde ise bulgular, insanın kurban edilmediği yönündedir.. Yani Türk kültüründe insanı kurban etme ritüeli hiç olmamış.

***

Milli olmayan tüm bayramların kökeninde dinsel bir motif vardır.

Bayramı, “Şiirsel dinî-mitolojik eski gelenekte, kutsal ideale son derece bağlılığıyla tanımlanan zaman kesiti” olarak belirtmiş C. Beydili.

Anadolu halkında o kutsal ideal tasavvuftur. Yani Tanrı yeryüzündedir ve bayrama katılır.

Anadolu halkı, Kürtdü, Türkü, Ermenisi, Yezidisi ile o kadar renkli bir halk ki, kurbanı bayrama, bayramı paylaşmaya çevirmekte ustadır.

Ölülerini güzelleştirmek için mezarlarına çiçek koyacak kadar renkli ve güzel.

Aslında, mezara çiçek koymak da bir tür kurbandır. Kansız kurban. Eski Türkler buna “saçı” derlerdi.

***
Gün geçtikçe bayramlar da kültür emperyalizminden nasibini alıyor.

Arap topraklarında milyonlarca hayvanın telef edilmesini gazetelerden okumuştuk bir dönemler; kurbanların hedefine gitmediğini, post ticaretinin siyasi boyutunu, yardım kampanyaları adı altında cemaatlere aktarılan paralar vs.

***
Bakmamız gereken bir başka boyut da şu: Hayvan yetiştiriciler hayvanları doğal ortamlarından koparıp, bin bir eziyetle, işkenceyle, ilaçla onları piyasaya sürüyorlar.

Yani bu; ‘kesilen hayvan, doğumundan kesilene kadar acı çekmiş, özgür olamamış bir canlıdır’ demektir.

İzleyen var mıdır, bilmiyorum? Bağımsız bir internet gazetesi var T24. Bu gazete, “keşke somut olarak elle tutulur bir gazete olsaydı” dedirtiyor insana.

Geçenlerde bu gazetede Bülent Şık’ın şık bir yazısını okudum. Biz ve Onlar başlığı altında kısa ama vurucu bir şekilde hayvan ve insan arasındaki farkı, hayvanlar üzerine çıkan yasanın içeriğini, hayvan haklarını…

Şöyle diyor Şık: “ İzleyenler hatırlarlar, ‘Son Mohikan’ isimli filmde bir geyik avı sahnesi vardır. Avcılar öldürdükleri geyiğin başında toplanır ve onu öldürdükleri için af diler, yaşarken ne kadar cesaretli ve onurlu olduğundan söz eder ve sonra ruhu için dua ederler. Sonuçta o geyik de eti veya postu için avlanıyor olmasına rağmen, insanın onunla kurduğu ilişki bambaşkadır.”

Doğanın bir parçası olduğunu bilen bir uygarlığın hayvanla kurduğu bu ilişki kapitalizmin hem doğayı hem de bu gibi uygarlıkları tahrip etmesiyle ortadan kalkmıştır.

Günümüzde kurbanlıklar artık doğal ortamlarda yetişmiyorlar.

Onlar, canlı olarak değil de hayvan sınıfının bir türü olan insanın et ihtiyacı olarak görülüyor ve öyle yetiştiriliyorlar.

Bayram günleri haberlerde sık sık görürsünüz kaçan kurbanlıkları kovalayanları. Sonunda köşeye kıstırıp onları kimi zaman öfkeyle, kimi zaman gülerek yakalayanları.

Klasik bir söz, “nerde eski bayramlar”.

Klasik ama güzel bir söz.

En azından, geçmişe oranla yaşadığımız ülkede şu an nereye geldiğimizi anlatıyor.

Ama dinleyen kim?


Salih Mercanoğlu


29 Ekim 2012 tarihli Cumhuriyet-Akdeniz ekinde yayımlanmıştır.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …