Ana içeriğe atla

Prizma


Neden yeni yazarların kitaplarına fotoğraflarını koymazlar? Kitaplarda çevirmenlerinin de hiç resimleri olmaz.  Oysa ben yazarımın ete kemiğe bürünmüş halini çok merak ediyorum. Onun önce dergilerde tek tük öyküleri yayımlandı. Bunların hepsini biriktirdim. Aşktan, şanstan, imkânsızlıktan, köylerden, köylerin soğuk derelerinden, yalnızlıktan bahsediyor. İlgiye çok meraklıymış ve çocukluğunda kız gibi güzelmiş.  Mükemmel biri biliyorum, çok sevilen biri. Galiba o da benim gibi lahana sevmiyor, “leş gibi kokardı” diye yazmış.
Evde lahana pişen günler, ortalık leş gibi kokardı. Hep de teyzemler gelirdi. O kıllı, kaba saba kocasıyla. Felaketim, o kokuda başlar, tenha bir köşede kıllı bedenin bana sürtünüşüyle sürerdi. Başıma gelenleri anlatamaz, başka da yemek olmadığından aç da kalırdım.
Sen önce kitabını oku. Oku, göreceksin bambaşka, elinden düşüremezsin. Yok, benim kitabımı veremem. Sen, kendine al bir tane. Benimkinin altları çizili, her yanı formül dolu. Açıp tekrar okuyorum, bak ne diyor:
İki insan arasındaki duygu,  prizmadaki renklerden biridir. Bir uçta siyah, diğerinde beyaz, bu iki uç sadece kin besleyen düşmanların rengi olabilir. Sen bir insanı görünce için kıpırdıyorsa sarısındır artık. Güneşin şımarık, şen rengi. Hayat, prizmanda da parlamaya başlar; ışığını yaymaya başlarsın. Karşındaki de artık siyah değildir. Zaten kendi rengi olan insanlar siyah da olamazlar. Sen sarıyken o da hiç olmazsa koyu mavidir. Sadece korkaklar ve hesapçılar renklerini saklamaya çalışırlar. Aslında karşılarındaki bilir onların rengini, onlarsa kendi renklerini bilemezler. Sana, ateşe yakın bir kırmızı yaktıklarında, başkasıyla evlilik haberleri gelir. Zaman geçip mutsuz olduklarında suratları beyazdır, ona renk vermek gelmez içinden.
Anlıyorsun değil mi, duygularını, gözlerini senden kaçıran, kaçan insanları anlıyorsun; seni sevmiyor değiller. Dertleri başka. Ya sana güçleri yok. Ya da aynada kendilerine bakmaya tahammül edemiyorlar. Ne güzel söylemiş, duyguları prizmaya yerleştirerek. Aslında bizim gibi o da buralardan uzakları hayal ediyor. İçini dolduracakları ama daha çok geçmişte yaşadığı yerleri…
Bu sıcak şehrin yapış yapış havasından başımı kaldıramıyorum. Tüm günüm uyuyarak geçiyor. Gece olunca biraz nefes alabileceğimi düşünsem de, bu düşünce hemen daha geceye hazırlanırken bunaltıya dönüyor. Oysa köyüm… Dağların serin havası. Altına girdiğinde seni kemik gibi dipdiri yapan suları…
Aldın mı kitabı? Göreceksin çok yakında her yerde onu ve yazdıklarını okuyacaksın. Bir fotoğrafını da buldum. Ama yüzü hiç belli değil. Yeni röportajına eklemişler. Işığa bakarken çekilmiş, yüzü tamamen gölgede. Kimi çekseler öyle görünecek türden, gizemli bir resim anlayacağın. Bu sanatçı gizemi de öldürecek beni. Yine de boyu posu belli oluyor, yakışıklı.
İçimdeki zehri akıtmak için yazıyorum. Ona olan duygularım insanlar arasında kilitli. Oysa her yerde görünmez olmak istiyorum. Utanmadan, sıkılmadan yanı başında durmak. Onca insanın arasında onu koklamak. Bunları yaptım diye horlanmamak. Sonra oradan yalnız değil, onunla omuz omuza çıkmak.
Sen daha kitaba başlama, sen oyalanırken ben mail adresini de buldum. Dün gece kitabından çıkardığım bölümleri sıraladığım bir yazı hazırladım; onu önceden de okuduğumu anlasın diye dergilerdeki öykülerinden de alıntılar yaptım. Çok uzun oldu. İlk mailde bunları yazarsam, beni de yazma meraklısı sanabilir. Oysa ben sadece O’nun sadık okuruyum.
Yalnızlığın bu hali sahtedir. Yanında bir sürü insan varken onların yanında kendini seçemezsin. Bir sonbahar yaprağı gibi titrer, rüzgârla gezinirsin. Her yer ses doludur ve için ne diyor duyamazsın. Koynuna giren biri, bayramda elini öptüğün anan baban, sohbet arkadaşların, mezunlar derneği yemekleri, tatiller, geziler…
Artık yabancı sayılmayız. Ona yazdığım mail’e iki hafta sonra cevap verdi. Mutlulukla hemen teşekkür ettim. Onu görmek istediğimi söylemeden duramadım. Bir resmini istedim, bildiğim gizemli fotoğrafını gönderdi. Şu ara çok yoğunum diye yazmış. Oysa piyasada tek bir kitabı var, eskisi gibi dergilerde de sık görmüyorum.  Sen de okuyup bitirirsen birlikte gideriz.
Aynı duyguda buluşan insanlar, birlikte üşür, birlikte terler. Zamanın ya da mekânın değil duyguların bağladığı insanlar ayrı da olsalar birdirler, birliktedirler. Araya giren ayrılıklarsa sadece değişen mevsimler gibidir.
Bir arkadaşınla gelebilirsin, dedi. Buluşma yeri diye söylediği yeri hiç bilmiyorum. Burada olsun, ben burada rahat ederim diyor. İlginç. Sanatçı kaprisi herhalde. Beni hâlâ şaşkın bir hayran sanıyor. Şu pop yıldızlarına sarılıp bayılanlardan. Oysa ben onu yazdıklarından, söylediklerinden süzdüm. O ince ruhlu, serin köylü, aşk düşkününü.  Birbirimizi görünce aşkın renk piramidi tutuşacak. Tabi bunu o henüz bilmiyor. Yazdığı maillerin hiç birinde fotoğrafımı istemedi. Israrla sordu diye yazdıklarında neler bulduğumu ona sayfalarca anlattım. Özlediğim insanın o olduğunu, onu sevdiğimi biliyordum.

O vuslat günü geldiğinde sen gelemedin. Tesadüf.  Söylediği adresi oldukça zor buldum, daha önce hiç gitmediğim kuytuda bir yer. Kafe gibi bar gibi bir yer. Etrafta süslü, yüksek sesle gülen narin davranan adamlar.  Yanındaki kıllı adamla tanıştırdı. “Arkadaşını da getirseydin” dedi. Adamın yüzüne bakmadım diye herhalde “Kendini ne çok beğeniyorsun güzelim” deyip güldü. Sayfaları okunup çizilmekten parçalandığı için yanına giderken yeni aldığım kitabını önüne uzattım. “Adın neydi?” sorusuna “Bir bayana diye imzalayınız dedim”. Şaşırdı mı bilmiyorum. Aptallığıma gülemeden, hışımla, aylardır hayalini kurduğum buluşmadan kaçarak ayrıldım. Bomboş bir zihinle bana tanıdık gelmeyen bu yeni imzalı kitabımı eve gelince baştan okudum ve sanki ilk kez okuyor gibi çok başka yerlerinin altını çizdim.
Köyün arazileri muhtarındı. Azıcık eli iş tutanlar, hepimiz ona çalışırdık. İnşaatta tarlada. Yazları pırıl pırıl günün altında arkadaşlarla sözleşir, tepedeki çağlayanın dibinde buluşurduk. Ağa ona kötülük etmiş diye köyde adı benim gibi kötü ünlenen kınalı  Esma bizimle gelemezdi. Sonra girerdik çağlayanın altına, soğuktan kıpkırmızı olan bedenlerimizle atlar dururduk sulara. Bir gün, ağa beni de koyuvermedi, onlarla gidemedim…

Berna ÖZPINAR

Yorumlar

  1. Işık prizmada kırılırken renklere ayrılır ama bu renk kuşağının içine siyah ve beyaz barınmaz.

    YanıtlaSil
  2. Çünkü onlar başka renklere dönüşürler.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …