Ana içeriğe atla

Anne, korkuyorum.


“Sol eli başımın altında olsun,
Sağı da beni kucaklasın.”
Neşideler Neşidesi

Korkuyoruz.
En başta daha, annemizin döl yatağına düşmekten korkuyoruz (spermleri hep, sanki yarışıyorlarmış gibi gösterirler, yalan).
Sonra da dışarı çıkmaktan korkuyoruz. Doğmaktan.
Sonra hep korkuyoruz, hep.
Korkuyorum anne. Anne senden korkuyorum ki en başta zaten ben.
Reha Erdem’in Korkuyorum Anne (2004) filmini izledim geçenlerde, bir kez daha. Reha Erdem, çok sevdiğim bir yönetmen. Tüm filmleri içerisinde daha az sevdiğim Kosmos filmi oldu. Nedeni de şu: Kosmos’a kadar insanı sinirlerine, kemiklerine, en ince ruh durumlarına kadar mercek altına almış -ama bunu suçlamadan, aşağılamadan yapmış- bir yönetmenin insanı biraz “açıklan(a)mayan” ile anlatması, biraz metafiziğe yaslanması. Buydu beni rahatsız eden Kosmos’da. Belki de (yine) yanılıyorumdur.
(Bu arada yönetmenin bu yıl gösterileceği söylenen iki filmi de yok hala ortalıkta. Bekliyoruz.)
Korkuyorum Anne, insanın korkuları üstünden insanın ne olduğu sorusuna odaklanan bir film. Hem oldukça yerel hem de aslında evrensel bir üslup ve anlatımla kotarıyor bunu. Filmdeki karakterlerin insanları ikiye ayırılışları var ki, her biri kendi meşrebince. Muhakkak izlemeli.
Sözgelimi, mahallenin kasabına göre “insan, yani erkek..”tir. Terzi Neriman, kadınları bellerinin kalınlığına (inceliğine demeli) ve bu kalınlık/incelikten memnun olup olmamalarına göre ayırır. Var oluştan beri bitmeyen baba-oğul, anne-çocuk savaşları, verdiği hediyeleri ayrıldıktan sonra geri isteyen erkekler, hastalıklarıyla övünen adamlar, kalender köpekler, sünnet olmaktan korkan çocukluğumuz hep bir olup bizi korkularımızın karşısına getirip bırakırlar.
Korku, belki derin ilkelliğimizden beslenen bir duygu (?). Nedeni derinlerde bir sarmaşık gibi. Kurtulmak kolay değil. Sünnet olduktan sonra mesela, sünnet olmakla ilgili korkumuz geçmiş olur mu? Sanmam. Düşünmek lazım yine de.
***
“İnsan nedir? Et, kemik, yağ, sinir.” diyor kasap efendi. Yalan mı? Değil. Eksik mi? Belki. İşte bu eksikliği tamamlamanın yollarını uyduruyoruz biz binyıllardır. Aşk gibi.
“Aşk sahip olmadığınız (sizde olmayan) bir şeyi, onu sizden istemeyen birine vermektir/vermeye çalışmaktır.” demiş Lacan efendi. (Arkadaşım Aslı’ya selam, bu işlerden Lacan Macan demeden bahsetmek zor.) Ne kadar saçma. Saçmaca doğru.
Aslında biz aşktan da korkuyoruz. Zaten, romantik aşk denen şey bunun için var. Korkunun kamuflesi için türlü icatlarımızdan biri.
***
Bedenimizden, hazdan, biriyle fazla yakınlaşmaktan, iktidardan, gök gürültüsünden, dişçiden, “sen kimsin?” sorusundan, ilk aybaşımızdan, annemize-babamıza benzemekten, annemizin-babamızın ölmesinden, adımınızın çıkmasından, yanlış anlaşılmaktan, yalnız kalmaktan, yaşlanmaktan delicesine korkuyoruz biz.
***
Evimize hırsız girmesinden, hırsızla karşılaşmaktan, başarısız olmaktan, saçımızın dökülmesinden, saçımızın daha da dökülmesinden, birine onu sevdiğimizi söylediğimizde (tatmin edici) karşılık alamamaktan korkuyoruz. Kanser olmaktan (ne kanseri olduğu bile belli), düşmekten, ölmekten korkuyoruz. Gerçek ve kendimizin inşa edeceği bir ahlaktan ölesiye korkuyoruz. Klişelerimizin, kalıplarımızın, rehberlerimizin, kitaplarımızın, ata sözlerimizin, nasihatlerin yıkılmasından korkuyoruz. Tanımlarımızın geçersizliğinden korkuyoruz ama aslında kendi tanımlarımızdan da korkuyoruz.
***
Merhaba demekten korkuyorum ben mesela. Kafamda kurduğum kurgunun yıkılmasından mı korkuyorum? Terslenmekten mi? Kaba ve yılışık olarak algılanmaktan mı korkuyorum yoksa? Kraliçenin tahtına yaklaşmaktan korkuyorum. Bulmaca: kraliçe, üç harfli.
***
Sultan Süleyman (bizim “Sülüman” değil; mührü olan, kuş dilini bilen, Rab’bına karşı gelip yabancı kadınlar seven; bizim “Sülüman” gibi üç-beş değil, yedi yüz karısı ve üç yüz cariyesi olan, gelmiş geçmiş en zengin insan olan Süleyman) şöyle yazmış Ezgiler Ezgisinde: “Sol eli başımın altında olsun/Sağı da beni kucaklasın.”
Pozisyonu getirin gözünüzün önüne.
Hah, işte tam da romantik (cinsiyetsiz/cinselliksiz) aşk meraklılarının düşü. Bir kadına/erkeğe ilk baktıklarında akıllarına gelen ilk şeyin “cinsellik” olmaması. Oysa nasıl da erotizm kokan sözler.
İşte böyle bir resim benim de aklıma gelen. Benim emektar çekyatta uzanmış bir Reha Erdem filmi (Korkuyorum Anne olabilir) ya da Woody Allen filmi (Annie Hall neden olmasın) izlerken birden senin sol elinin başımın altına girmesi. “Sonrası iyilik güzellik”.
Belki bundan bile korkuyorum ben.
***
Doğmaktan korkuyoruz. Ölmekten korkuyoruz. Bu ikisi arasında da delicesine korkuyoruz türlü şeylerden.
Korkuyorum anne. Anne senden korkuyorum ki en başta zaten ben.
Aneeeeee! Korkuyorum anneeeee!”
(Anne, acaba sen nelerden korkuyorsun?)

Onur Çalı 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…