Ana içeriğe atla

Aynı Köyün Çocuklarıyız Biz



Küçük yerlerde, köy ya da kasabalarda büyüyenler, uzun süre yaşayanlar bilirler (Ya da daha iyi bilirler diyelim): Komşuluk hukuku vardır. Farklı düşünceler, inançlar çeliştiğinde kalp kırmamak için, sinirlerin gerildiği bir yerde, aynı yerin çocuğuyuz biz akrabalığı gelir, kapatır çatlakları. Uzlaşmak, susmak birbirini anlamak için engeldir belki. Belki. Ama büyük çatışmaları da önler. Buna mim koyalım.
Bir Salı Sinemasından daha çok güzel bir filimle ayrıldım bu hafta. Tabi yine ağzıma kadar yemeğe ve dostluğa doyarak. Filmden çıkıp sis basmış Ankara’nın, şehrimin içinde yürürken nedensiz –ve aslında bol nedenli bir şey sardı içimi. Mutluluk denir sanırım buna.
Sanat eserleri karamsar tablolar çizebilir –çizmelidir de hatta– ancak ben şahsen içinde bir umudu, çıkışı da barındıranları daha çok seviyorum. Can Baba demişti ya, ona benzer bir şey: “Şiir bir umutsuzluktur. Elbette bir umutsuzluktur. Niçin mi? Umutsuz olmayan adamlar şiir yazamaz. Umutsuz olmayan adamlar resim yapamaz, mimar olamaz. Yaratıcı olamaz. Bu dediğim elbet yaşadığımız dünya için bir söz. Çünkü kağıt bir umutsuzluktur. Boş bir kağıt... Tuğlalar, briketler, çimentolar, hepsi umutsuzluktur.(...) Onların içinden bir umudu bulmaktır şiir. Onu bulmak için yazıyorum ben de...
Can Baba’nın eksiğini tamamlayalım, işte bunca umutsuzluk arasından bir umut kıvılcımı çaktırabilen adamları ve kadınları seviyorum ben.

Nadine Labaki de bu kadınlardan biri. İlk filmi Karamel’i de çok sevmiştim. Bir kuaför-güzellik salonunda yolu kesişen kadınların dayanışmaları ve hikayelerini dinlemiştim. Yapımcılar da ışık görmüşlerdi ki aynı hikayeden bir aptal kutusu dizisine bile girişmişlerdi ama tutmadı.

Peki Şimdi Nereye? Labaki’nin ikinci filmi. Yine hem oyuncu hem yönetmen olarak emek vermiş. “Peki Şimdi Nereye?” çok hassas bir konuyu ele alıyor; kolaylıkla odağı kayacak ve rahatsız edici hale gelebilecek bir meseleden gerçekten güzel bir senaryo ve filim çıkarıyor. Yani kırık tuğlalardan siyah bir umudu buluyor filmin sonunda.
Şu tehlike her zaman var: Savaşın ve yıkıcı etkilerinin sadece erkeklerin ürünü olduğu ve kadınlara kalsa savaşların yaşanmayacağı algısı/inancı. Bu düşünce ya da umut, gerçekliği içinde barındıran ama gerçeküstü bir güzellemedir. Nadine Labaki de bir söyleşisinde, kadınların savaşları engelleyebilmesini, barışı getirmesini bir fantezi olarak gördüğünü söylüyor. Bu anlamda ütopik bir yanı olmakla birlikte filmin, küçük bir köyde savaşın etkilerini azaltabilen kadınların büyük bir köy haline gelen dünyamızın barışına katkılarının dünyayı daha güzel bir yer haline getirebileceği umudu –yine de– zorlama olmaz.
Peki Şimdi Nereye? bahsettiğim tuzağa düşmüyor aslında. Filimde anaerkilliğe bir olumluluk atfedildiği aşikar ama bunu öyle bir yerden yakalayarak yapıyor ki ikna oluyorsunuz. Bunda tabi yaratılan atmosferin de etkisi büyük. Filmin geçtiği yerin adı yok. Her yer olabilir. Hele benim gibi filmi İtalyanca seslendirme ve Türkçe altyazıyla izlerseniz bu yerin olmayışlığı iyice güçleniyor. Bu olmayışlık aynı derecede bir oluşu da taşıyor. Böyle bir yer yok ama aynı zamanda böyle yer çok. Hatta dünya böyle bir yer diyebiliriz rahatlıkla.
Filmi izlemeden önceki en büyük kaygım, Aristophanes’in Lysistrata’sı ile karşılaşmaktı. Yıllar önce İrfan Şahinbaş Atölyesi sahnesinde izlemiştim oyunu. Yaklaşık 2.500 yıl önce yazıldığını düşünürsek, çok güzel ve iyi bir fikir. Güzel oyun. Ama o kadar çok tekrarlandı ki sıkıcı olabilirdi filimde bununla karşılaşmak. Neyse ki Nadine’nin filmindeki kadınlar daha farklı yollar buluyor erkekleri savaştan uzak tutmak için.

Yönetmenin canlandırdığı Amale karakterinin de içinde olduğu kadınlar çetesinin son ve bitirici vuruşu, düşmanlaştırılan/ötekileştiren tarafın kendisi olmak olur. Hristiyan kadınlar Müslüman olurlar, hatta daha önce Bakire Meryem’le konuştuğunu iddia eden Muhtarın karısı bile. Müslüman kadınlar da örtülerini atarlar. Hadi derler, kocalarına, ben de düşmanın o zaman, beni de öldürecek misin?
Başa dönelim. Filmde kavga eden iki gencin annelerinin zoruyla barıştırılmaları sırasında, gençlerden özür dileyeni “aynı köyün çocuklarıyız biz” der. Uzatmayalım anlamında.
Filmin finalinde de savaşın tek kayıbı genç, mezarlığa götürülür. Bir tarafta Hıristiyanlar gömülmüştür, bir tarafta Müslümanlar. Tabutu taşıyan erkekler genci nereye gömeceklerini bilemezler. Peki, Şimdi Nereye? sorusuyla biterken film, benim aklıma Cemal Kafadar’ın söyledikleri geldi: “Normalde mezarlıklar cemaatlere aittir, çok nadiren farklı inançlara sahip insanlar aynı mezara gömülür. Bir tek Arnavutluk’ta gördüm, çok şaşırdım, Müslümanlarla Hırıstiyanlar yan yana kabirlere gömülmüş. Arnavutluk acayip bir yer, anlayabildiğimi söyleyemeyeceğim (gülüyor). Aileler de öyle, farklı dinler iç içe. Bir arkadaşım ‘Arnavutların tek dini vardır, Arnavut olmak’ demişti.” (Tefrika: Cemal Kafadar’la Şarkılı Tarih (8), Marul, etik, estetik, Bir+Bir, sayı:9, Ocak-Şubat 2011).
Ve şöyle dedim içimden: tam oraya gömün o çocuğu, iki tarafın ortasına, çünkü tıpkı üstünde olmadığı gibi, altında da sınırlar yok yerin. Ve biz aslında aynı köyün çocuklarıyız. Hepimiz, aynı köyün çocuklarıyız. Ve tek bir dinimiz hoş görülebilir: insan olmak dini.

Onur Çalı

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…