Ana içeriğe atla

küf, pas ve vicdan üzerine


Vicdan nedir? Düşünelim. (Es!)
Haftasonu Küf'ü izledim. Ödüllü bir film. Gugıllayınca çıkıyor hangi ödülleri aldığı vs.
Film bir ilk film, Ali Aydın'ın.
Geçenlerde bir yazıda, sanat üretenle tüketenlerin buluşması işlevsel mi acaba? diye sormuştum kendi kendime (bkz: gez-göz-kule). Yanıtlıyorum: değil! Ya da çoğu zaman değil.
Ben söyleşi okumayı, izlemeyi çok severim normalde ama sorulan sorular kadar verilen cevaplar da çok önemli. İzlediğimiz, okuduğumuz, dinlediğimiz sanat eserinin üreticisi (kendisine sanatçı deniyor) eseri hakkında bilmediğimiz (ya da bilmek istemediğimiz) şeyleri ortaya dökünce bizim algımıza, keyfimize de sınır koymuş oluyor bir anlamda.
Örneğin ben, filmde neden bu kadar çok sigara içiliyor'un açıklamasını merak etmiyordum çünkü günlük hayatta da sigara içiliyor. Garip bir durum değil. Ama bunun açıklaması bizim filmden aldığımız keyfi ipotek altına alıyor. Gerek yok.
***
Küf, politik bir film değil deniyor. Politik film olması için ne olması gereklidir? Bir filme politik film denmesi için hangi unsurlar bir araya gelmelidir? Düşünelim. (Es!)
Küf, oğlu kayıp olmuş, karısı ölmüş olan bir Cumartesi babasının hikayesi. Ercan Kesal (Basri) harikulade oynamış. Öncelikle bu. Ve fakat, hikayeye Cemil diye bir tip giriyor, evet tip. Hikaye makas değiştiriyor biraz. Ama tabi ana öykü yine baba Basri'nin hikayesi.
Söyleşi sırasında Ali Aydın dedi ki (mealen): Ben filmde üçlü bir yapı kurdum; Cemil, Basri'nin vicdanı, Basri de Emniyet görevlisinin.
Emniyet görevlisinin rütbesi, makamı belirtilmiyor ama kuvvetle muhtemelen İlçe Emniyet Müdürü ya da yardımcısı bir adam.
Sonra bir soru üzerine, bu Emniyet Müdürünün -Basri'ye kötü davrandığından hareketle olsa gerek- vicdanı olmadığını söyledi yönetmen. Daha doğrusu, günümüz koşullarına da bakınca böyle bir görevliye vicdan iktisap ettirmenin fazla olacağını söyledi (yine mealen aktarıyorum elbet). Eyvah ki eyvah!
Emniyet müdürü karakteri Basri'ye "iyi" davransaydı ya da onun durumu karşısında üzülseydi ya da çalıştığı, içinde bulunduğu kurum dolayısıyla (ve belki de bizzat bazı kişilerin kayıp edilmesinden sorumlu olduğu için) kendine öz-eleştiri verseydi, biz seyirciler ne düşünecektik? Aslında polisin vicdanlı olduğunu mu? Polis teşkilatının, devletin vicdanlı olduğunu mu? Hangisi? Peki bu bağlamda, bir insani durumu perdede görünce yönetmenin anlatmak istediği şeyi yanlış mı anlayacaktık? Cevap veriyorum: Hayır! Aksine, eve girerken ayakkabısını çıkarmayan bu adam, yapaylığından kurtulacaktı belki. (Es!)
***
Gerçekten milletçe kurgu (fiction) denen şeyi anlamazlık hastalığından muzdaribiz. Başta devlet görevlileri olmak üzere herkesin bunu kavraması gerek. Kurgudan ne bekliyoruz? Kurgusal anlatılarla dünyayı kurtarmak istiyorsak işimiz var. "Kurguyu anlamayan nesle aşina değiliz." derdi belki de Haşim, yaşasaydı.
Orhan Duru'dur science-fiction'ın Türkçe karşılığı olan bilim-kurgu sözcüğünü getiren. İsmi itici ama içeriği faideli/keyifli olan "Öykü Yazmanın Sırları" (Karakutu Yayınları, 2008) adlı kitabında kurguyu da anlatır Orhan Duru. Ayrıca değerli eleştirmen-öykücü Hülya Soyşekerci'nin de güzel bir yazısı vardır kurgunun neliği konusunda. İlkin, Güven Pamukçu'nun Akköy dergisinde okudum diye anımsıyorum. Muhtemelen Okuma Yolculukları ya da Yazarlara ve Yapıtlara Yönelik Okumalar kitabında da bulunuyordu yazı. Okunur umarım.
***
(Es. Ver nefes. Es. Ver nefes.) Başa dönelim. Vicdan nedir? Küftür vicdan. Paslı bir tadı vardır, ben bizzat deneyimledim de biliyorum. Ellerinizde pas kokusu, tadı duymaktır. Kokuşmuş bir şeyler var dünyada'dır vicdan. Çelik paslanmaz. Vicdan ise zaten pastır.
Bir soru daha: Vicdan eylem gereksinen bir "şey" midir? Eylem gerektirir mi? Eylem nedir? Sorular sorular...
***
Siz yine de izleyin Küf'ü. İyi film. Söyleşileri de izleyin. Yoksa söze "Filmi izleyemedim ama sorulardan anladığım kadarıyla…" diye başlayıp yönetmene soru soran insanları nerede görebilirsiniz!
E, gülmeye de ihtiyacımız var elbet.
İyi seyirler.

Onur Çalı 


Yorumlar

  1. Ama siz cevapları mı eleştirdiniz, soruları mı yoksa her ikisini de mi? Çok merak ettim bir de neden o kadar çok sigara içiliyormuş, açıklama neydi?

    ama film gerçekten çok iyiydi ve gerçekten çok iyi bir politik filmdi.
    Sanırım sizinle aynı düşüncedeyiz.

    YanıtlaSil
  2. Sevgili adsız,

    Yazımdan anlaşılmıyorsa, eyvah bana :) Evet, hem soruları aslında hem de cevapları.

    Sigara açıklamsı aşağı yukarı şöyle bişeydi: ölümün kıyısında yaşayan insanlar çok sigara içerlermiş. sigara bir intihar etme biçimiymiş.

    bunu "öğrenmesem" de olurdu şahsen. sigara içilir yani. içen de çok içen de içer. neyse.

    evet film iyiydi ama işte takıldığım noktalar oldu. onları da yazdım, benden çıktı :)

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…