Ana içeriğe atla

Düşen Atlar, Solan Menekşeler ve Oburlar

Kırmızı Kedi Yayınevi, Hüsnü Arkan’ın kitaplarını yeniden basıyor. İlk baskısını yaptıkları Mino’nun Siyah Gülü’nden sonra, Hüsnü Arkan’ın baskısı bulunmayan Menekşeler Atlar Oburlar adlı romanını da yeniden yayımladı. Bize de ikinci kez okuma bahanesi çıkmış oldu.


Menekşeler Atlar Oburlar hem kurgu hem de akıcılık açısından yazarın öne çıkan romanlarından. Sonda söyleneceği başta söyleyelim: romanların tekrar basımları yapılır ama 2005 yılında Seyhan Yayınlarınca basılan Hiçe Doğru adlı şiir kitabını ihmal etmez umarım Kırmızı Kedi! Çünkü Hiçe Doğru güzel şiirlerin yanı sıra satır aralarında bize Arkan’ın müziğini duyumsatması, şarkılarına dair ipuçları vermesi açısından da ilginç bir okuma deneyimi sunuyor.
yaşam: oburlarla gurmelerin savaşı
İlk baskısı 2001 yılında Om Yayınlarınca yapılan Menekşeler Atlar Oburlar Hüsnü Arkan’ın yayımlanan ikinci romanı. Menekşeler Atlar Oburlar’ı aslında aynı meseleler etrafında dönen diğer iki romanla birlikte ele almak, en azından aralarındaki ilişkiyi vurgulamak yerinde olacaktır. Bu iki roman, yazarın yayımlanan ilk romanı Ölü Kelebeklerin Dansı ile daha sonraları yayımlanmış olsa da –bir söyleşisinde belirttiği üzere– ilk yazdığı romanı olan Uyku.
Dolayısıyla yazılışları kronolojik olan andığımız üç romanda da “gerçekliğin göreceliği” olarak adlandırılabilecek bir tematik bütünlük var. Başka bir deyişle bu üç roman birlikte okunduğunda, farklı zamanlarda geçmesine ve farklı konuları olmasına karşın, bir üçleme olarak da algılanabilir.
Bu üç romanda ve aslında Arkan’ın tüm yazdıklarında dikkati çeken diğer bir nokta da politik metinler olmaları. Yazarın hayatında da belirleyiciliği olan 12 Eylül -adı verilerek ya da verilmeyerek- romanlarında karşılaştığımız bir konu, bir leitmotif aslında. Menekşeler Atlar Oburlar’da da karşılaşıyoruz 12 Eylül’le, bir arka plan olarak. Öyle bir arka plan ki bu, romanın ana kişisi Hüseyin gibi politik olmayan birinin hayatının akışını değiştirebiliyor. Öyle ya, politikayı mecliste yapılan bir şey olarak algılayanlar belki edebiyat yoluyla da olsa bazı şeyleri anlayabilirler böylece. Hüseyin karakteri aracılığıyla ince bir benzetmeyle, şöyle tanımlıyor hayatın politikasını yazar: “Onurun olduğu her yerde onuru kırılan birileri de oluyordu. Kendimi onlardan biriymişim gibi hissediyordum. Güvensizliğim, yaşamım boyunca başkalarının güvenini beslemişti. Dışarda tarafsız kalamayacağım bir savaş sürüyordu; oburlarla gurmelerin savaşı. Yaşamın anlamı buydu.” (Sayfa 75)
hayata benzemeyen hayat
Bazen bizi saran dış gerçekliğin sahiciliğinden şüpheye düştüğümüz olur. Sizin de başınıza gelmiştir; bütün bunlar gerçek mi yoksa benim için birilerinin yazdığı bir oyunun içinde miyim, diye düşünmüşsünüzdür. İnananlar belki de tanrının yazdığı bir oyunun içindeyiz diye düşünürler. Oyunun adı kaderdir onlar için.
Bir de gerçekliğin deforme edildiği durumlar vardır. Gerçekliği deforme edebildiğimiz durumlar bellidir aslında: sarhoşluk, algılarımızın bizi yanıltması (aşk, hastalık vs) ve düşler! Bu üç durumda, gerçekliğin özü ve şekli değişebilir.
Menekşeler Atlar Oburlar’da gerçekliği kendi isteği dışında deforme edilmiş olan Hüseyin’in hikayesini okuruz. Hüseyin, İzmir yakınlarındaki bir kasabada büyümüş, varlıklı bir ailenin oğludur. Geniş ailenin reisi olan amcasının isteği üzerine İzmir’de ziraat okumuştur. Plan, Hüseyin’in kasabaya geri dönüp işlerin başına geçmesidir. Ancak Hüseyin bu süre içerisinde tökezler, ruhsal sıkıntılar yaşar. Sonunda güç bela okulu bitirir ama bir hayali vardır: tıpkı babası gibi bir meyhane açmak. Açar da. Ancak gerçekliğin deformesi de burada başlar. 12 Eylül’ün hemen ertesine düşen bu meyhane hayali sekteye uğrar. Biz Hüseyin’in meyhane hayalinin çoktan sönmüş olduğu bir zamandan, onun kasabadaki çiftlik evinde oturup geçmiş denen yumağın iplerini çekiştirdiği andan başlarız öyküsünü dinlemeye. Yumağı çekiştirip eline aldığı her ip, Hüseyin’in hayatındaki bir döneme işaret eder. Döner, okuruz: “Bazı günler çitliğin dışına çıkarırdık onları. Fabrikaya giden yolun başındaki ağaçlık alana götürürdük. Amcam dizginlerini elime tutuşturur, biraz uzaklaşıp çevremde dönmelerini seyrederdi. Bu, bir çocuk için sevinç verici bir şeydir ama ben sevinmezdim; coşkulanmayı kendime yasaklamıştım çünkü. Atlar boyunlarını eğip başlarını avucumdaki şekerlere uzattıklarında, korkularının bağlılığa dönüştüğünü görürdüm. Güvenin nasıl bir şey olduğunu işte böyle öğrendim; birine güveniyorsanız ondan korkuyorsunuz demektir.” (Sayfa 45)
Geçmiş denen yumağı oluşturan iplerin ne kadarı bizim elimizdedir? Hüseyin’in hayatı, sonunda hayata benzeyen ama hayat olmayan bir oyuna dönüşmüştür.
Yazarın, Sait karakteri çevresinde romana soktuğu 12 Eylül’ün işkenceci rejiminin bir resmi bulunuyor. Sait’le birlikte bizde Siyasi Şubenin beşinci katını öğreniyoruz, detayıyla.
Hüsnü Arkan’ın başarıyla çizdiği bir diğer resim, Hüseyin’in “hasta” (psikoz bulgulu depresyon) olduğu zamanların resmi. Evi basan polislerin Gaugin’i tanımamalarına şaşıran Hüseyin’in kendisini ve kendisi dışındakileri nasıl algıladığını başarıyla veriyor: “Düşündüklerim sözcüklere sığmıyordu artık. Sözcüklerin kılıfını patlatıyor, dışarı taşıyordu. Bir şeyi söylediğimde, başka bir şeyi anlatmış oluyordum. Elma diyordum ama elmayı anlatmak istemiyordum. Bir dili bilmenin bütün avantajlarını yitirmiş gibiydim. Üstesinden gelemediğim bir durum oluşturuyordu bu: bir kaos!” (Sayfa 89)
olkalar
İşte olkalar Hüseyin’in bu kaosun parçası olma durumunu sindirme sürecinde çıkıyor sahneye. Yusuf Atılgan’ın kuyara ile adako’su gibi, edebiyatımıza bir armağan Arkan’dan: “Bir üniversite öğrencisiyim; temiz giysilerim, okumadığım kitaplarım, başımı sokabileceğim bir evim var. Onlarsa hiçbir şeye sahip değiller. Şarap ya da ispirto alacak paraları yoksa, bakışları ve duruşları bile anlamsızlaşıyor. Bir isim de takıyorum onlara; “Olkalar” diyorum. Önceleri herhangi bir anlam yüklemiyorum bu söze, kendi kendine oluşan bir şifre gibi… Açılması gerekmiyor. Hepsi yaşlı çocuklar, hepsi iyi, hepsi tembel. İspirtodan birçoğunun gözleri iyi görmüyor. Dünyanın en tuhaf diliyle, dünyanın en tuhaf bilgisini anlatıyorlar birbirlerine. Bu dili, bu bilgiyi kendilerinden başka kimse bilmiyor. Güneşin dünyaya her gün iki santimetre yaklaştığını, her insanın Tanrısının farklı olduğunu ve kendisine benzediğini, sahte para basmaya yarayan bir makine yapmanın yalnızca iki milyona patlayacağını söylüyorlar.
Harita metot defterinin üstüne eğildiğim gecelerden birinde, Olka sözcüğüne geçici bir anlam buluyorum: ‘Olumsuz Kahramanlar!’” (Sayfa 123)
Hüseyin daha sonra bu geçici anlamı şununla değiştirecektir: “Oluşu kabul etmeyenler.” (Sayfa 130)
***
Erhan Bener Menekşeler Atlar Oburlar’ın ilk basımı için “Şiirli bir anlatım, 12 Eylül döneminin bunalımlı günlerini alegorik duyumsatmalarla sezdiriş, polisiye bir gerilim ve son derece de akıcı bir üslup. Arkan bu çok başarılı yeni romanıyla, Türkçe edebiyat içinde, artık kendisine de bir yer ayrılması gerektiğini tartışmasız bir biçimde kanıtlıyor.” demiş.
Üstadın üstüne konuşmayalım…

Onur Çalı

Yazı, Varlık'ın 1264. sayısında (Ocak 2013) yayımlanmıştır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …