Ana içeriğe atla

Hayal Sarnıcı

Zeus bizi bir kara yazgıya uğrattı; gelecekteki insanların dillerinde söylenelim diye.
Homeros

Ege Denizinin ortasında güneşi solmuş ıssız bir adaydı Lemnos. İda Dağının gölgesinde, yırtıcı rüzgârların, üzüm bağlarının ülkesiydi. Şarapla kanın birbirine karıştığı bu topraklarda her felaket öncekini unutturan uğursuz bir düş gibiydi. İri taşlardan örülmüş Hayal Sarnıcı, adanın tek tatlı su kaynağı; acıların, günahların, öfkeyle işlenen cinayetlerin kuyusuydu. Sarnıcın suları yılda bir defa Lethe nehrine karışır unutuşun sularında yıkanırdı. Adada yaşayanlar içtikleri her yudumla geçmişlerinden kurtulur, yaşadıkları onca acı, utanç sarnıcın duvarlarına oyulmuş insan suretlerinin yüzlerinde donup kalırdı. Geçmiş aşkları, zulmü, savaşları, ölümleri sadece şairler anımsardı. Şairler ki söz zamanlarda, düş uzamda yaşarlardı. Dizelere sarıp sarmaladıklarını gün ışığından sakınır, karanlıklarında gizlerlerdi.

Sarnıcın suyunun kızıla kestiği zulüm zamanlarından herhangi bir zamandı. Zulümkârlar işlediğim eril suç yüzünden adada taş üstünde taş bırakmadı. Hayal Sarnıcı, yakılıp yıkılan Lemnos Adasının karanlık, dipsiz mezar taşıydı artık. Kim bilir ne zamandır gecenin içinde bekliyordum. Ağaca bağlı gövdemi sarnıcın ağzına götürecek bir parça güç için varlığından hiçbir zaman emin olamadığım tanrıya yakarıyordum.

Semiramis’le birlikte büyümüştük. Zeytin ağaçlarının gölgesinden, denizin tuzundan, poyrazın sesinden kurgulanmış bir öyküydü bizimki. Sevdiğim kadının kokusundan, gülüşünden, öpüşünden bir tanrıça yaratmıştım. Ayın büyüdüğü yıldızsız gecelerde güney rüzgârı kokusunu getirirdi. Yakışıklı değildim, yoksuldum, ona verebileceğim tek hediye sözcüklerimdi. Düşlerdeki sevgilim peçesinin ardında utangaç,  karanlığın içinden çıkıp geldiğinde etrafımızdaki nesneler sis varlıklarına dönüşür, bedenlerimiz birbirini anımsardı. Toprağa çırılçıplak uzanır, o vahşi kokuyu duyardık.

Adalılar kadar, çakıllar, kumlar, albatroslar, martılar da tanıktı yaşadıklarımıza. Semiramis’in evlendiği gün bir daha görüşmemeye yemin ettik. Aşk, tutku; hayatı germek demekti. Belki de bir öykü aramaktı kendimizden. Tehlikenin büyüklüğü tutkumuzun karşısında önemsizdi. Önceden kararlaştırılmış değildi buluşmalarımız. Belki de yanılıyordum yüzyıllar öncesinden belirlenmişti yaşadıklarımız. Sevgilim şafak vakti bir gölge gibi karanlığa karışır, derin ayak izleri bırakırdı bende. Göğsümde bir yalnızlık büyür, hiçbir şey yapmadan bir kayalığa tırmanıp yüzümü İda Dağına vererek oturma isteği duyardım. Böyle zamanlarda çılgın bir rüzgârı özlerdim. Günler geceler boyu yeri göğü birbirine katacak, denizin ortasındaki kimsenin bilmediği bu adacıkta düzen diye bilinen ne varsa yerle bir edecek rüzgârı beklerdim. Oysa gündelik işler hiçbir şey olmamışçasına aynı ritimde tekrarlanırdı. Ekinler boy verir, zeytinler dalında çiçek bağlar, bağbozumu hazırlıkları başlar, bebekler doğar, çocuklara bakılır, evler onarılır, düğün dernek kurulur, ölüler gömülürdü. Sevgilim sonraki buluşmamıza kadar kocasının yatağına girer, ona kadınlık ederdi. Hephaitos’un demire şekil veren kaba saba ellerinin sevgilimin saçlarında dolaştığını düşünürdüm. Günün birinde ateşten soluğunun Semiramis’in incecik tenini bir mızrak gibi yırtacağından korkardım.

Ada günlerdir dinmeyen deli bir rüzgâra teslim olmuştu. Denizle kara birbirine karışmış, göz gözü görmüyordu. Günbatımında bir mağaraya sığındık. Zamandan kopmuştuk. Yıldızlardan,  bir gök kubbe düşledik üzerimizde. Birbirimizin kuytusunda yüreklerimiz denizde kopan fırtınanın ritmini tutturdu. Sakınımlı yaşayanlardan değildik ikimiz de. Gövdelerimizde insanoğlunun ilk suçunun hazzını duyuyorduk. Gecemizi gümüş bir ay sarmıştı, öyle sanıyorduk. Oysa gün geceyi kovmuş, güneş Lemnos’un üzerinde asılı kalmış. Bizim gece sandığımızsa kendi karanlığımızmış.

Güneş sırrımızı açık ettiğinde Hephaistos’un sövgüleri yeri göğü inletti, bir volkanın ağzından dökülen öfkesi adayı ateşe verdi. Aksayan ayağıyla Lemnos’u karış karış dolaştı. Ailemin erkekleri sarnıcın karanlık sularını boyladı. Yüreğimi, kendi elleriyle dövdüğü demirden bir ağa tutsak etti. Türlü işkence, hakaretten sonra yaralar içinde bıraktılar beni. Akbabalar başımın üstünde dönüp duruyordu. Zulümkârlar gövdemi sarnıcın yanı başındaki ağaca bağlayıp Semiramis’i saçlarından sürüklediler. Acılarından kurtulması için bir an önce ölmesini diledim. Solgun bedeninde kan kalmayıp bir gölgeye dönüştüğünde gözlerime gecenin karanlığı indi. Sevgilimin kanı sarnıcın suyuna karıştı, bedeni derin sularda yitip gitti.  Acılar içindeydim. Bağladıkları ağaç, kanımla sulandı, soyumun kanı elmanın mayhoşluğuna karıştı. İşte o an suçumuz gerçeğe dönüştü. İnsanoğlunun ilk suçunu kan tadında dişleyecektiniz bilmeden.

Öldürmeyip yüreğimi sıkıştıran demir kafesle yaşamaya mahkûm ederek bana en büyük cezayı verdiler. Gücüm tükenmek üzereydi. Ada yangına teslim olmuştu. Poyraz yön değiştirince alevler Hayal Sarnıcına saldırdı. İşte o sırada başı bulutlara değen İda Dağından ortalığı birbirine katan bir gök gürültüsü koptu; şimşekler, yıldırımlar yağdı üzerimize. Kıyamet gibi bir yağmur başladı. Sular yükseldi. Lemnos, Ege denizinin üzerinde bir nokta gibi kalmış olmalıydı, ağaca bağlı böylece boğulup gideceğimi düşündüm. Ada batarsa sözcüklerim de denizin dibini boylayacaktı. Aşkımızı, tutkumuzu, acılarımızı, yaşadığımızı, ölümümüzü kimse bilmeyecekti. Fırtına, ağacı sökmüştü, yağmur sularının oluşturduğu küçük bir nehirde sürükleniyordum. Nasıl olduysa sular gövdemi sarnıcın ağzına götürdü. Hayal Sarnıcı çamura bulanmış bedenimi içine çekip en ılık yerinde alıkoydu. Gözlerimi kamaştıran ışık seli karanlık suları yıkadı. Sarnıcın kızıl suyu damarlarımda dolaşmaya başladı, soluk alabildiğimi hissettim. Üşüyordum, sarnıcın duvarlarına oyulmuş taştan suretlerden biri kulağıma, günahkâr şairlerin daha önce duymadığım sözcüklerini fısıldadı. Soluğunun buğusuyla yüreğimin buzu çözüldü. Kalbin işlediği suça gülüp geçti. Sarnıca gizlenmiş sözcükler suyun alıkoyduğu dizelermiş. İçime dizelerce şiir sızdı. Gün ışığının olmadığı gölgeler ülkesini vaat etti. Ağzında unutuşun tomurcukları vardı. Parçalanmış dudaklarımdan öptü. Demirden kafesi artık hissetmiyordum, kalbim hücresinde taşkın bir nehir olmayı diledi. Yeryüzündeki bütün suların ondan gelip ona geri döndüğü Lethe ırmağının deltasını gördüm yüzünde.


Aysun  Kara

Yorumlar

  1. Aysun Kara, farklı dünyalar kurup o dünyaların öyküleriyle bizimle...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…