Ana içeriğe atla

Jale


Jale o gün kişisel iletisine Necatigil’den Her şey yarım yârim dizesini yazdı, herkese açık. İlk beğenen takipçi o oldu. Bir süre sonra “o” olmaktan çıkan Selim’in profili, vakur, zeki, başarılı bir adam olduğunu fısıldadı. Karşılıklı kırk sekiz kez tıklanan beğeni butonundan sonra Selim’in iletilerini üstüne almaya, beklentilerini onlarda aramaya başladı. Birlikte olmak güzel ama ad koymak gereksiz, ben kalarak biz olmak mühim mesele diye yazdı Selim bir gün. Jale biraz düşündü bu söz üstüne, beğense mi, beğenmese mi bilemedi. Her sözüne kaşık kaşık anlam kattığı adama tam olarak ne anlatmak istediğini sormak istedi, çekindi. Öylesine mi yazmıştı yoksa gerçek düşüncesini mi ortaya koymuştu? Birkaç saat sessiz kaldı.  Sonra yeni görmüş gibi, iletiyi beğendi. Selim hemen bir yenisini paylaştı: Yanlışlıkla yalnızız, yalnızlıkla yanlış kalmayalım. Söz bizzat Selim’indi. Alıntı ya da çalıntı değildi. Jale bu defa beğenmekle yetinmeyip kalmayalım:) diye yorum yazdı altına. Çok geçmeden cevap geldi. Jale’nin başı şiirsel döndü. Herkese açık yazdı Selim.

Beni yemeğe davet etmeyecek misin? :)
Cumartesi saat 21:00’de bekliyorum :)
Lado Tevdoradze
Selim ellerinde çiçekler lâkin kupkuru geldi eve. Ekmek, şarap, Jale, Selim… Masada Güral Porselen’den kırmızı yaprak desenli tabaklar; Jumbo’dan kaşık, çatal, bıçaklar; Paşabahçe’den kristal kadehler… iki kişilik muntazam dizili. Mumlar ve Ludwig van Beethoven eşliğinde bakışmalar. Selim, Jale manzaralı yemeğini iştahla yerken, Jale üstüne heyecan döktüğü lokmalarını zor yutuyor, fırsat buldukça da konuşuyor. Beni yakından da beğendi mi acaba? Masayı toplarken yardım etti Selim. Ne ince adam! Sonra da koltuğa yerleşti.- Çay içer misin? -Neden olmasın! Jale bir yandan ikram, diğer yandan ikna derdinde. Adam onu her yönüyle beğensin, sevsin, sahiplensin, dolaylı anlatımdan olaylı anlatıma geçsin ve kolay olsun hayat! Gerçi Selim onu dinlemiyor, gözü yatakta. Yanlış anlamayın salonda yatağın ne işi var. Gözleri duvarı delip geçiyor, koridorun sonundaki yatak odasını görüyor. Jale hâlâ anlatıyor. Selim boynunu, sakallarını avuçluyor. Bu eve taşınalı tam üç yıl olmuş. Dişini tırnağına takıp biriktirdiği paralarla özene bezene döşemiş. Taç güpür perde bulmak için kaç mağaza gezmiş, sayısını duysa aklı hayali almazmış. Koltukları internette sörf yapıp, tüm mobilya markalarını inceleyerek seçmiş. Ardından facebookta paylaşmış da en çok hangisi beğenilmişse onu almış. Halının rengini koltuğa uydurmuş. Masayı katlanır seçmiş ki yer kaplamasın. Ah bir de şu masaüstü bilgisayarı atsa, yerine laptop alsa, ev daha da ferahlayacakmış. Geçenlerde yeni çıkan bir tost makinesi görmüş, ay görmeliymiş, tost makinesi değil sanki fırınmış. Her bir numarası varmış. Selim’in gözleri kapanıyor, iltifattan dili yorgun. Jale yedi sülalesine girdi ki kesin karesini küpünü alır o sayının. Pek nezih aile üyelerini facebook profilini açıp gösterecek, herkese açmamış o fotoğrafları, özelmiş ayarları...  Bilgisayar yavaş, sayfa açılmıyor. Selim Jale’nin her resmini tek tek beğenmiş olmasa albümler devlet dairelerinde göz korkutan dosyalar gibi serilecek önüne. Jale’nin bebekliğinden başlayan serüven ilk evliliğine vardı. Eski kocası aslında pek yakışıklı sayılmazmış. Jale baba evinden kurtulmak için evlenmiş daha 17’sinde. Beli hâlâ inceymiş değil mi? Adamın gözleri parladı. Jale güzel kadın, zaten güzel olmasa yanında ne işi var? Bir de az konuşsa, sadede gelip saadete erseler. -Şarap gibisin! -Yok canım, abartıyorsun. Sonra neden boşandığına geldi sıra.   -Sen evlenmiş miydin? -Hayır. Ben sürekli seyahat eden biriyim, fırsatım olmadı. Aşklarım oldu. Ama düzenli bir hayat yaşayamadım. Hayat kısa değil mi Jale? Sevişip koklaşmalı bol bol. Jale aşka âşıkmış, sevişmek güzel şeymiş ama güvenmeden, kişiyi yanında bilmeden olmazmış. Öyle herkesi de eve almazmış. Kocasını boşadıysa keyfinden değilmiş. Bir gün msnde, başka bir kadınla, webcam karşısında çıplak yakalamış onu. Onca yılı heba etmiş boyu devrilesi adam. Ne anlarmış cam arkasında bu işten, yanında kanlı canlı karısı dururken. Selim işin iyice yokuşa bindiğini anladı. Bu kadın vaat istiyor. Yoksa girmeyecek yatağa. -Biraz daha kek ister misin? Ah kadın madem yatmak istemiyorsun, niye eve çağırdın? Sorsa ne cevap verir acaba Jale buna? Yapmasın bir daha, yoksa erkekleri tanımıyor mu? Bir adamı eve çağırmanın anlamını bilmiyor mu? Biliyor da bilmezden mi geliyor. İntikam mı alıyor? Vallahi yapar mı yapar. Güzel kadın. Göğüsleri dik. Yaşı otuz beş ama taş gibi. Ya bacakları… Öyle biçimli ki giydiği pantolona rağmen anlamamak imkânsız. Kalçalar yuvarlak. Shakira, Jennifer Lopez halt etmiş yanında. Zaten kadınlar jean pantolonu kalçalarını belirginleştirmek için giyer. Şu eğilişe bak! Göğüsleri resmen ve de kasten ortada. Selim çıldırmak üzere. Dudakları dolgun Jale’nin, öpmek için yaratılmışlar ama ha bire konuşuyorlar. Bir atak mı yapsa? Evet, kalksa lavaboya diye, dönünce usulca yanına otursa. Ay şu resmi görmeliymiş, geçen sene doğan yeğeni ne de tatlıymış! Tontişmiş tontiş. Burada olsa da yanaklarını sıksaymış, yermiş teyzesi yermiş. Bunları ne de içten söylüyor. Selim bu sevecenliğe, dolu dolu bakan gözlere kanmak üzere. Yavaş yavaş kadının her hareketini kazıyor beynine. Sevişip gitse, teni, kokusu kalır aklında. Belki sesi, aşka gelirken söylediği seviyorumlar falan, o anın coşkusu der geçer. Bu oyun kaça kadar sürecek? Ya kalbini verirse ve o bunu fark etmezse! Anlamazdan gelme halleri gerçek mi, bu kadın saf mı? Başından evlilik de geçmiş, yoksa yalan mı? Jale bir bardak çay daha getirdi uzattı, ince narin parmaklarıyla. Selim’in dilinden bir soru düştü, düşer düşmez önce kendisi şaştı. -Yeniden evlenmek istiyor musun? Neden olmasınmış. Çocuk istiyormuş çünkü. Ama bu devirde güvenilir adam bulmak zormuş. Bu yüzden duvar üstüne duvar örmüş Jale. Kilit üstüne kilit vurmuş yüreğine. Pek marifetli kadınmış. Kariyer de yaparmış kek de. 250 derece ısıtılmış fırında havuçlu cevizli tarçınlı… Tost makinesi mi, hayır almamış onu, sadece görmüş. Ay yoksa Selim onu iyi dinlememiş mi? Jale ağlıyor. Ne yaptı ki şimdi? Of Jale sen de Selim’i anla. Tost kelimesi ona ne çağrıştırıyor bir bilsen. Jale gözlerini tavana dikmiş Allah’a soruyor. -Mutluluğu neden benden esirgedin? Birdenbire sustu. Gözyaşları inim inim inceldi. Adam şaşkın. Kalkıp gitse olmaz. Bir yerlerden mendil mi bulup getirse? Ne denir ki böyle durumlarda? Eve niye geldiğini hatırladı birden, sert bir tokat indirdi duygularına. Usulca yaklaştı Jale’ye. Kollarıyla sardı sımsıkı. -Ağlama lütfen, bak ben buradayım, seni mutlu etmek için… Bunu ona kim söyletti? Dili aldı başını gitti. Yeter ki ağlamasın. Nihayet Jale de sokuldu adama. Ağlama küçük hıçkırıklar halinde biraz daha sürdü. Sonrası sessizlik…-Uyuyalım mı Jale? Jale zaten uyumuş. Kadını kucakladığı gibi yatağa… -Oh be! Soydu kadını, yatırdı…- Of, çok güzelsin! Jale duymadı, o pireleriyle beraber. Selim kadını okşadı, öptü, okşadı, öptü. Sarıldı. Seslendi. Bir su içene, iki uyuyana dokunulmaz, ne yapsa şimdi? Saat gece bir mi iki mi? Umut fakirin ekmeği. Çok güzel, güzel de, bir de uyansa. Nafile. Yılların yorgunluğu çökmüş Jale’nin üzerine. Kıpırdadı. Başı adamın göğsünde şimdi ama uyanmak istemiyor besbelli.
Lado Tevdoradze
Sabah oldu. Güneş öylece ortada. Mahallenin kedileri balkon diplerinde, her gün onları besleyen elleri bekliyor. Birkaçı pusu kurmuş serçeleri kesiyor. Bir uçak gürültüsüyle çatıları yalıyor. Kumrular günlük yürüyüşlerini yapıyor, kargalar reklam afişindeki şuh bakışlı kadının tepesinde dünyayı seyrediyor. Trafik açık, yollar boş. Diğer günlerin yorgunluğunu sırtlamış Pazar. Günlerdir uykuyla gezen gözler teslim bayrağını çekmiş. Gözün ardına düşen filmlere düş denir. Karası, beyazı, pembesi fark etmez, düş düştür ve düşe yatan umutlar yepyeni bir güne bel bağlar. Diğer yanda zamanın gücü… Asla yapmam, söylemem denilenlerin yapıldığı, söylendiği anlar. Jale adamın kolları arasında, yarı çıplak, uyuyor. Selim huzurlu uyandı. Huzurlu mu? İyi de niye? Şaştığı yeri çok geçmeden kızgınlık ele geçirdi. Şiddet değil de nedir bu? Yok, yok basbayağı duygularımı sömürdü kadın. Bir arkadaşı görse şimdi halini, dalga geçer, kesin. Bir işi beceremedi. Oyuna geldin oğlum Selim, oyuna. İnternette edebiyat, hayatta ebediyetten yana olan bu kadın katilin olacak senin. Jale açtı gözlerini. Sıkıca sarıldı Selim’e, uzandı, öptü… 
Lado Tevdoradze
Selim evden çıktığında neredeyse akşam olmuştu. Ertesi gün pazartesi, iş var. Jale duşunu aldıktan sonra ilk iş bilgisayarı açtı, facebooka girdi. İlişki durumunu güncelledi: 
 
Selim Salim ile ilişkisi var.

Arzu Eylem


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…