Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Nisan, 2013 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Yokluğunda Değişenler

Telefondayım.

Babanın mavi gözlerine söylüyorum bu şarkıyı, dedi.
Kulağıma eski sesleri doluyor. Yeter artık, tıkıldım kaldım eve, çıkıp gezeceğim, diyordu hastalığında...
Ya sağlığında? Yanına oturur, sarılırdı; annem ittirirdi. Radyoyu kapattırdığı, dinlettirmediği şarkıları şimdi onun için söylemek!
Ben ne diyeyim anne sana?
Ancak bağışladım, diyebilirim.
Söylediği şarkıyı duyuyorum. Güzel söylüyorsun, diyorum. Gözlerimin yaşını görmüyor.

Necla Antep Aytuna


Öykü, 2013 Koza Kısayoğun Öykü Yarışması İkincilik Ödülünü almıştır.


Hepinize özgür ve mutlu yaşam dilerim

ERDAL EREN'DEN SON MEKTUP

Sevgili annem, babam ve kardeşlerim;
Sizlere bugüne kadar pek sağlıklı mektup yazamadım. Ayrıca konuşma olanağımız ve görüşmemiz de olmadı. Zaten dışarıdayken de birbirimizi anlayacak şekilde konuşamadık (Bu konuda sizlere karşı büyük oranda hatalı davrandım. Ancak bunu size karşı saygı duymadığım, bu nedenle böyle davrandığım şeklinde yorumlamamanızı dilerim). Bu nedenle sizlere anlatacağım, konuşacağım çok şey var.
Ancak olanak yok. Düşüncelerimi bu mektupla anlatmaya çalışacağım. Şu anda ne durumda olacağınızı tahmin ediyorum. Ama çok açıklıkla söylüyorum ki benim moralim çok iyi ve ölümden de korkum yok. Çok büyük bir ihtimalle bu işin ölümle sonuçlanacağını çok iyi biliyorum. Buna rağmen korkuya, yılgınlığa, karamsarlığa kapılmıyorum ve devrimci olduğum, mücadeleye katıldığım için onur duyuyorum. Böyle düşünmem, böyle davranmam, halka ve devrime olan inancımdan gelmektedir. Ölümden korkmadığımı söylemem, yaşamak istemediğim, yaşamaktan bıktığım şeklind…

mayısıkıntısı

Mayıs, aslında doğanın uyanışıyla birlikte insanın da uyandığı, kışın bozbulanık griliğini, sıkıntısını, sıkıcılığını üstünden atıp baharla kucaklaştığı bir aydır. Ya daadına entelektüel literatürde sıkıntı denilen hayvanın milyonlarca ayağıyla vakitli vakitsiz damarlarımızda gezindiği[1]meşum bir ay da olabilir.Mayıs Sıkıntısıda olabilir. Ne olursa olsun, Mayıs bir Ekim ya da Kasım değildir; Mayıs, elimize çay, kahve ya da içkimizi alıp cam kenarında durup yağan yağmura bakarak baharı düşlediğimiz bir ay değildir; olmamalıdır! Mayıs’la yeis’in sadece ses benzerliği olmalıdır, anlamsal değil!
Derken, derken ve derken… Günler hiçliğin uzun ve tek şeritli yolunda yavaş yavaş dizilirken yiyiyoruz, içiyoruz, otobüse biniyoruz, yürüyoruz, sevişiyoruz ya da televizyona teslim oluyoruz ya da uyuyoruz, uyanıyoruz… Offf!
Yatağımın başucuna bu sefer kitap değil bir defter ve bir pilot kalem koyuyorum ki, rüyalarımı kayda geçirebileyim. Çünkü çok acayip rüyalar. Günlük yaşamımızda olmayacak şeyler…

ji Jin re azadî

Sizin de başınıza gelmiştir belki. Gelmiştir. Çok sevdiğiniz, handiyse hayran olduğunuz bir sanatçı son işiyle sizi hayal kırıklığına uğratmıştır. Sanat sevicileri bizi!

Reha Erdem, benim en sevdiğim Türkiyeli yönetmen ve mesele edindiği şeyler bakımından da tam da bu Türkiyeli nitelemesini hak eden bir yönetmen. İlk filmi A Ay dışında tüm uzun metraj filmlerini izledim. Jin’i de aylardır merakla bekliyordum ki izledim sonunda (Ankara’da sadece bir salonda, küçücük bir salonda gösteriliyor, kaçırmayın derim).
Sinemadan çok anladığım söylenemez, hele ki işin teknik boyutları hiç yok bende. Niye yazıyorum o halde? Unutmayın sevgili dostlar, burası bir blog, yani internet günlüğü. Bundan sonraki satırları, bir genç kızın günlüğüne, hoşlandığı çocuk ona yüz vermediği için saçmaladığı satırlar olarak da okuyabilirsiniz. Hiç okumayabilirsiniz de.
Kosmos’la birlikte Reha Erdem sinemasında bir farklılık olmaya başladı bana göre. Belki tam da yukarıda andığım Türkiyelilik konseptine paralel olar…

Define Ağacı

“Hissetmek – ne renktir acaba?” F. Pessoa
“Marmara Beeey! Aa, Apo sen misin, n’aber?” “İyiyim Defne Hanım, siz nasılsınız?” “N’olsun işte, görüyosun, yine nöbet kitlemişler, bekarız ya, bizim hayatımız yok! Neyse, şu 13 numaraya gitsene bi, sondasını çıkardık, odayı temizlemek lazım.” “Hemen gidiyorum.” Yeşil kıyafet gidiyor. Arkasında Marmara yazıyor, şapka yeşil, onda da Marmara yazıyor. Marmara Beylerden biri Abdullah. Doktor Defne Hanım ona ismini söylüyor, Apo diyor, sevimli buluyor bu esmer gariban delikanlıyı; aslında aynı yaştadırlar ama Defne Hanım daha büyükmüş gibi konuşuyor, öyle davranıyor. Apo elindeki çöp arabasıyla gidiyor, şapkası yeşil, üstünde Marmara yazıyor. Beyaz kıyafet dinlenme odasına çekiliyor. Beyaz kıyafet bembeyaz, yakalığında Dr. Defne Sel yazıyor. Defne güzel, genç. İnsan hüzünlenir ona bakınca, uysallaşır (Tabi herkesin güzellik karşısındaki tepkisi farklıdır; Apo gibiler mesela, hayran olur, aşık olur). Defne sevgilisini arıyor, cıvıltılı bir konuşma kaplıyor…

küçük bir kıvanç

Şairin yeni bir şiirini küçük bir kıvançla sunarız:
kuş sesinden küçük kalbin
senin yüzün şiir yazılmak için yaratılmış bir hüzün
akşamüstü çay saati içine çekilen bir gül vakti
bunu böyle bilsin kuş sesinden küçük kalbin.

Bozuk

Orhan Duru, “Öykü Yazmanın Sırları (KaraKutu Yayınları, 2008)” adlı kitabında (adına takılmayın; ustam öykücünün hem kendi öyküsü, hem 50 kuşağı öyküsü, hem de genel anlamda öykü üzerine güzelim denemeleri vardır bu kitapta) öyküyü kendine özgü bir gerçeği olan ayrı bir yaratık olaraktanımlar. Kendine özgü gerçekliği olan bu yaratığın, gerçekliğini yaratmasında öz kadar biçim de önceliklidir aslında. Çünkü baktığınızda basit bir konusu olan bir öykü öyle yazılmıştır ki, kendini okutur. Hatta o çok bildiğiniz konu, bildik olmaktan çıkar sizin için, yeni bilmeye başladığınız bir şey olmaya başlar. Söz gelimi, Hakkı İnanç’ın kitaba adını da veren öyküsü Bozuk daha girişiyle sizi oturduğunuz yerde kımıldatır: “Piçtim. Ama diğer piçlere soracak olursanız ben, piçten de değersizdim.” (Bozuk, sayfa 43)
Kitaplarda, e-dergi ve basılı dergilerde, fanzin ve bloglarda bazılarında biçimin, bazılarında içeriğin öne çıktığı öyküler okuyorum. Ama her iki durumda da -sebzesiyle eti ayrı pişmiş yemek gi…

Kapı

Bir makale okurken “solipsist” sözcüğüne rast geldim. Bu ne la! diyerek googlelayınca da Fredric Brown’a, onun “Solipsist” öyküsüne (onu da çevireceğim). Sonra kimmiş bu adam diye bakınırken bu öyküsüne denk geldim. En kısa korku hikayesi, denebilir Knock için. Ama belki de en kısa korku hikayesi şudur: “Bö!”
Knock iki cümle ve başlığını da sayarsak 18 sözcükten oluşuyor. Ben çevirirken bunu yarıya indirdim. Buyrun:
Kapı
Dünyadaki son insan bir odada yalnız, oturuyor. Kapı çalınıyor…







Efendim bu da kısa öykünün, kendisinden uzun kısa filmi:



Kerpiç kerpiç üstüne..

Metallica’yı geç tanıdım, böyle müzikler genelde ergenlikte dinlenir, yani dinlemeye o yaşlarda başlanır belki ama ben daha yeni başladım (bir arkadaşım sayesinde). Belki de ergenliğimi yeni yaşıyorumdur. Neyse. Bu şarkı sözleri “çevirileri” bir dizi olacak gibi pArşömen içinde. Yine de tekrar ediyorum; çeviri değil bu sözler.


“The House That Jack Built” bir İngiliz çocuk şarkısına gönderme olabilir, emin değilim. Öyle bir çocuk şarkısı var. Bu da bizim evimiz:
Açın kapıyı ki gireyim içeri Kapatın gözlerimi, bulayım saklanacak yerimi Ve gördükçe sarsılıyorum Hayde! başlasın gösteri
Açın gözlerimi ki tekrar kapatabileyim Yoldayım, evet, kendimin yolumdayım Çiğniyor beni çektikçe sisin içine Dünyaya onay verdikçe kapılıyorum der(d)ine
Aç kapıyı, gireyim içeri Kapatın gözlerimi, bulayım saklanacak yerimi Ve gördükçe sarsılıyorum Hayde, başlasın gösteri!
Açın gözlerimi, tekrar kapatın İstemiyorum kontrol Aşağıya çekiyor beni, aşağıya, en aşağıya, en… Ay mı bu yoksa bir çıkmaz sokak daha mı? Sen misin ord…

Cumhuriyet Meşalesinin Devrimci Işığı: Ceyhun Atuf Kansu

Hayatın kilometre taşlarını seviyorum. Temel yaşam çiçeklerini, dönemeçlerini, dikenli yollarını, uçurumlarını hayatın…
Doğdum, sevdim. Aşık oldum, sevdim. İçeri girdim, sevdim. Direndim, sevdim, yazdım, sevdim. Yazdıklarımı yırttım, sevdim, yaşadıklarımı yırtmadım, sevdim, sokak kedilerinin kirpiklerini okşadım, sevdim,  işsiz kaldım, sevdim. Öğrencilik yıllarımda, arkadaşlarım öldü kollarımda, sevdim.
Ancak güzel yurduma, onun halkına, insan sevgisine, onların aşklarına ve şiirine ihanet edenleri hiç, ama hiç sevmedim, sevemedim. 
Aldığımız ve verdiğimiz nefeslerin içtenliğini, samimiyetini, onların özgürlüğünü, yurdumu, acılarını ve sevinçlerini, onun için kaleme alınan ve düşlenen tek bir imgeyi, yani sizleri ve ülkemin bağımsızlığını sevdiğim gibi sevdim, çok sevdim…
Ve… Günlerden bir gündü. 16 Mart 2013 cumartesi, akşam saatleri…
Ege Denizi’nin Akdeniz’le buluştuğu derin mavilikli bir koyun yamacında, masamızın yanı başında bir Marmarisli kediyle konuşuyordum ki telefonum çaldı. Te…