Ana içeriğe atla

Cumhuriyet Meşalesinin Devrimci Işığı: Ceyhun Atuf Kansu


Hayatın kilometre taşlarını seviyorum. Temel yaşam çiçeklerini, dönemeçlerini, dikenli yollarını, uçurumlarını hayatın…

Doğdum, sevdim. Aşık oldum, sevdim. İçeri girdim, sevdim. Direndim, sevdim, yazdım, sevdim. Yazdıklarımı yırttım, sevdim, yaşadıklarımı yırtmadım, sevdim, sokak kedilerinin kirpiklerini okşadım, sevdim,  işsiz kaldım, sevdim. Öğrencilik yıllarımda, arkadaşlarım öldü kollarımda, sevdim.

Ancak güzel yurduma, onun halkına, insan sevgisine, onların aşklarına ve şiirine ihanet edenleri hiç, ama hiç sevmedim, sevemedim. 

Aldığımız ve verdiğimiz nefeslerin içtenliğini, samimiyetini, onların özgürlüğünü, yurdumu, acılarını ve sevinçlerini, onun için kaleme alınan ve düşlenen tek bir imgeyi, yani sizleri ve ülkemin bağımsızlığını sevdiğim gibi sevdim, çok sevdim…

Ve… Günlerden bir gündü. 16 Mart 2013 cumartesi, akşam saatleri…

Ege Denizi’nin Akdeniz’le buluştuğu derin mavilikli bir koyun yamacında, masamızın yanı başında bir Marmarisli kediyle konuşuyordum ki telefonum çaldı.
Telefonun ucundaki ses, adı cumhuriyet ve bağımsızlık ateşinin onuruyla bütünleşmiş bir büyük ustanın, bir büyük bilgenin adını, Ceyhun Atuf Kansu’nun onurlu adını ve ardından benim adımı peşi sıra dillendiriyordu…

Ürperdiğimi anımsıyorum. Tıpkı bir acemi balık gibi denizlere baktığımı. Heyecanlandığımı, boğazımın düğümlendiğini.

Ama hepsinden önemlisi büyük bir onurlanma duygusunun içimi kapladığını, omuzlarımın bu onurlu dünya güzeli yükle hızla ağırlaşmaya başladığını.

Sonra, biraz kendime geldiğimde, karşımda bir tablo gibi bize bakmakta olan denize daha derinden, daha anlamlı bakmaya başladığımı.

Derken, ustanın “halktır, denizlerin en güzeli” dizesinin geçtiğini aklımdan.

O zaman, omuzlarımdaki ağırlığın, bir büyük sorumluluk olarak ruhumun ve aklımın kılcal damarlarına kadar işlemekte olduğunu derinden ve yeniden kalıcı olarak hissettiğimi anımsıyorum.

Ceyhun Atuf Kansu ustamızın aramızdan ayrılışının 35, adına verilen ödülün 27. Yılında sizlerin aranızda olmanın büyük onurunu bana veren saygıdeğer jüri üyelerine içtenlikle saygılarımı sunuyorum.

Ve aşk cazdır adlı bir eski şiirimde “ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin / göğsünde bu akşam güzel toprak / şairleri emzireceksin” dizelerimle tanımlamaya çalıştığım ve bu saygın ödülün ilk sahibi sevgili dostum Behçet Aysan’ı burada tüm kalbimle, şiirin kardeşliğiyle selamlıyorum.

Kansu’nun şiiri, halkın ve hayatın ta kendisidir. Yapmacık ve görünür olmaktan uzaktır.

Dağlarca’nın deyimiyle; ustanın öğretisi, “evrim dallarından bir yedinci yaprak gibi düşer”, yeryüzüne.

Bu öylesine bir serinliktir ki, o’nun denemeleri ve şiirleri, çocukluktan yerselliğe, yersellikten ulusala, oradan da evrenselliğe gelişen geniş bir çizginin içten ve büyük coğrafyasını da oluşturmaktadır.

Ancak, üstadın bu büyük düşün coğrafyasında, özellikle çocuklar, onların ve şiirin çocuk kalbi ve çocuk olma halleri, kaleminde hep başat olmuştur.

Şiirinin bu denli içtenliği ve sadeliği, Anadolu’nun buğday ve yanık ten kokulu çocuklarının sevgisi, onu toplumsal lirizmin öncüsü haline getirmiştir.

O, sanki köy enstitülerinden fırlayan kalbiyle, bir yandan tuğla taşıyan, bir yandan mandolin çalan, diğer yandan da Mustafa Kemal’in bağımsızlık ateşine durmaksızın odun taşıyan devrimci, halkçı ve ulusal bağımsızlık sevdasıyla bizim yolumuzu aydınlattı.

Anadolu insanı ile ozanlığını öylesine bütünleştirdi ki, bir söyleşisinde; “Halk şiirine öykündüğümü söyleyebilirler. Ben o şiire öykünmüyorum; okulum benim o şiir, şiiri o okulda öğrendim. Gerçek şiir orada, halktadır diyorum. Böyle deyince de halkın dili ile sevinçlerini sevinçlerine, dertlerini dertlere bağlayarak yazıyorum. Ben aşkların, isteklerin, dileklerin ozanıyım… Ozan olarak görevimin ilk ana kaynağı çıkıyor ortaya: halkımın yurt sevgisini, yurdu için ödediği kanların destanını söylemek. Bir de yurdumun yaşanılacak bir toprak haline getirmek için ozanca bir işe girişmek, yaşamayı, yaşama sevincini övmek, yaşamayı ezen, bir yük haline getiren komşulara karşı ozanca savaşa girmek.” der.

Şiirimizin ufuk çizgisi olan Kansu, Türk insanının, emperyalizme olan direncinin, ulusal bilinç ve duyarlılığının özgürlük meşalesidir.

Bu büyük cumhuriyet meşalesinin devrimci ışığı altında nefes alıyor olmamız, özellikle de bugünlerde geleceğe olan umudumuzu diri tutmamız için bir büyük umut ışığı değil de nedir?

Bizler, bu sevdanın ışığında ve o’nun aydınlık kucağında, hep yeni bir şiiri arayan ve çocuk olarak kalmaktan onur duyan öğrencileri değil miyiz hayatın?

Bu onurlu hayatı bize armağan eden ustalarımıza selam olsun…


Halim Yazıcı


Halim Yazıcı'nın 3 Nisan 2013 tarihinde Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde yapılan Ceyhun Atuf Kansu ödül töreninde yaptığı konuşmanın tam metnidir.


Yorumlar

  1. Halim beyi, yeni yeni, o da şiirlerinden biliyorum.
    Bu konuşma, kendisinin bir portresi gibi olmuş: Anne gibi sevgili, kelebek kadar narin, agat kadar sert, gelincik gibi kırmızı, baba gibi şefkatli bir adama Kansu ödülü yakışmış, ne güzel.
    Kutlarım Halim beyi ve jüri üyelerini.
    Servet

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…