Ana içeriğe atla

Define Ağacı

“Hissetmek – ne renktir acaba?”
F. Pessoa

“Marmara Beeey! Aa, Apo sen misin, n’aber?”
“İyiyim Defne Hanım, siz nasılsınız?”
“N’olsun işte, görüyosun, yine nöbet kitlemişler, bekarız ya, bizim hayatımız yok! Neyse, şu 13 numaraya gitsene bi, sondasını çıkardık, odayı temizlemek lazım.”
“Hemen gidiyorum.”
Yeşil kıyafet gidiyor. Arkasında Marmara yazıyor, şapka yeşil, onda da Marmara yazıyor. Marmara Beylerden biri Abdullah. Doktor Defne Hanım ona ismini söylüyor, Apo diyor, sevimli buluyor bu esmer gariban delikanlıyı; aslında aynı yaştadırlar ama Defne Hanım daha büyükmüş gibi konuşuyor, öyle davranıyor. Apo elindeki çöp arabasıyla gidiyor, şapkası yeşil, üstünde Marmara yazıyor.
Beyaz kıyafet dinlenme odasına çekiliyor. Beyaz kıyafet bembeyaz, yakalığında Dr. Defne Sel yazıyor. Defne güzel, genç. İnsan hüzünlenir ona bakınca, uysallaşır (Tabi herkesin güzellik karşısındaki tepkisi farklıdır; Apo gibiler mesela, hayran olur, aşık olur). Defne sevgilisini arıyor, cıvıltılı bir konuşma kaplıyor odayı. Kimse Meltem’i bilmiyor tabi, Defne gizliden yaşıyor aşkını, gözlerin göremeyeceği denli altında bakışların. Orada yalnızca ikisi oluyorlar. Sonra göz hizasına çıkıyorlar; Meltem onun ev arkadaşı oluyor.
Meltem’in rengi sarı.
“Oğlum çok güzel kadın len, öyle böyle değil olum! Sevgilisi de yok.”
Şarabından keyifli bir yudum alıyor, o boktan şarap dünyanın en pahalı şarabı gibi şimdi. Ama Şevket, nam-ı diğer Şevşenko -çünkü ayıptır söylemesi çok iyi forvettir, halı saha maçlarının yıldızıdır- gerçekçi. Öyle ki edebiyatçı olsa, katı gerçeklik molozları altında bırakırdı herkesi, acıması yoktur. 

“Lan siktir git, manyak mısın nesin!? Kadın doktor la, sana yüz verir mi olum?!  Yüz verir de, vermez yani..” Gülecektir Şevşenko, ama Apo’nun tokadıyla şarap dökülür. Şarabın dökülmesi hayra alamet olmaz hiç; şarap -bilirsiniz- kırmızıdır.
“Senin amına koyarım pezevenk, besmeleyle alacaksın lan yengenin adını ağzına, yavşak!”
Erkekler, bazen böyle anlaşırlar. Küfür, kalın perde gibidir, azametlidir, rengi de bordodur.
Asıl meselelerine dönerler: Bu Rum evleri yok mudur?! Hani bu Kurtuluş Savaşında topukları götlerine vura vura kaçanların evleri. Bu gavurlar alamamıştır mallarını yanlarına, gömmüşler hep altınlarını filan evlerin altına. Zaten o evlere haraç mezat konanlar zengin olmadı mı hep sonradan? Cevap: oldular. İşte o evlerden daha var, hem illa eve mi gömdü bu gavurun dölleri altınları, hem burda 72,5 milletin izi var, bunların çanakları çömlekleri çok para eder. O zaman marş marş detektör almaya!
Sevil Hanım, dükkanı açmaya geldiğinde görür iki delikanlıyı. Defineci tipi var bunlarda, belli. Sevil Hanım artık görür görmez anlar bu yer altı cihazlarını isteyenlerin amacını. Arkeolog mu, defineci mi, devletten mi? Hangi rengi arar yerin altında, şıp diye anlar. Vallahi.
Sevil Hanım vişneçürüğüdür.
Bir cihaz önerir salak ile avanağa: Hand Tow – 1000 MHz, fiyatı da uygun hem, hem taşıması kolay. “Kırmızıyı gördünüz mü ekranda, kazın” der, “ya altındır ya da altın.” Bizimkilerin gözleri sararır.

Artık geceleri altın peşinde yürürler. Eski Rum Mahallesi, kale civarı, her yer. Ve sonunda bulurlar kırmızıyı. Bir heves kazarlar. Birkaç deri parçası bulurlar, pis kokar, bunlar Krates ve İrodikos’un ödüllendirilmesini emreden kral II. Eumenes’in talimatlarıdır, ne bilsinler, atarlar kenara. Sonra, işte orda, gurbetçi kraliçe Antiokhis’in küpeleri, allaaaah, ama dur sessiz ol lan, duymasınlar, uyanmasınlar.
Uyanmazlar ama işte kader, aynasızlar bu iki avanağı izliyordur, alırlar ellerinden küpeleri, küpeler marş marş ilçe müzesine.
Oysa Defne’ye verecekti o küpeleri Apo. Belki bir şey olacaktı, mucize gibi. Belki. Şimdi artık imkansız. Hem adı da çıktı defineci diye, herkes dalgasını geçiyor.
İçiyorlar gene Şevşenko’yla. Artık onlar iflah olmaz, cihazları ellerinde, yeni defineler önlerinde. Ama çok içerler işte, karaciğerlerinin gönderdikleri mesajları okumazlar. Okunmadı olarak işaretlenir mesajlar. Ah! İşte gene bir akşam, sıradan bir akşam, içmenin en güzel bahanesi. Masanın üstünde çığırtma kalıntıları, şişeler, müzik. Apo kötü olur. Ağzı burnu yamulmuş gibidir sanki elleri şişmiştir gene. Ağzındaki biçimsiz mırıltı sürekli olarak yer değiştirir, biraz önce doğru söylediği bir sözcük biraz sonra anlaşılmaz hale gelir, sonra tekrar anlaşılır olur. Şevşenko kaymıştır bir kenarda, ağzında salyasıyla. Apo konuşur yine de, alfabesindeki bozulma huysuz bir tümör gibi yayılıp durur bu arada. Sonunda kalkar, bekar evinin balkonu da kendi gibi, hayat gibi, karışık, fazla karışık. Bir köşede eski eşyalar, toz, bir kumru ölüsü, rengi koyu yeşil, zift yeşili. Düşünür. Neyi düşünür o anda? Onu biz bile bilmiyoruz. Belki atlasa kaç saniye süreceğini düşmenin. Sonra aşağıda bir ağaç görür, dallarında altın küpeleri asılı Defne’nin.
Düşmenin rengi yoktur.


Onur Çalı


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …