Ana içeriğe atla

ji Jin re azadî


Sizin de başınıza gelmiştir belki. Gelmiştir. Çok sevdiğiniz, handiyse hayran olduğunuz bir sanatçı son işiyle sizi hayal kırıklığına uğratmıştır. Sanat sevicileri bizi!

Reha Erdem, Şarkı Söyleyen Kadınlar'ın çekimlerinde, Büyükada'da.

Reha Erdem, benim en sevdiğim Türkiyeli yönetmen ve mesele edindiği şeyler bakımından da tam da bu Türkiyeli nitelemesini hak eden bir yönetmen. İlk filmi A Ay dışında tüm uzun metraj filmlerini izledim. Jin’i de aylardır merakla bekliyordum ki izledim sonunda (Ankara’da sadece bir salonda, küçücük bir salonda gösteriliyor, kaçırmayın derim).

Sinemadan çok anladığım söylenemez, hele ki işin teknik boyutları hiç yok bende. Niye yazıyorum o halde? Unutmayın sevgili dostlar, burası bir blog, yani internet günlüğü. Bundan sonraki satırları, bir genç kızın günlüğüne, hoşlandığı çocuk ona yüz vermediği için saçmaladığı satırlar olarak da okuyabilirsiniz. Hiç okumayabilirsiniz de.

Kosmos’la birlikte Reha Erdem sinemasında bir farklılık olmaya başladı bana göre. Belki tam da yukarıda andığım Türkiyelilik konseptine paralel olarak, belki Erdem’in kişisel/sanatsal seyri o yönde olduğu için, Reha Erdem sinemasına bir mistisizm girdi. Ya da belki doğanın mistisizmi girdi. Gene yanılıyor olabilirim. En azından bu değişikliği yanlış adlandırıyor/tanımlıyor olabilirim. Ama bir değişim olduğunu ben bile görüp sezebiliyorum. Korkuyorum Anne ile ilgili yazdığımda da demiştim: Reha Erdem’in Korkuyorum Anne (2004) filmini izledim geçenlerde, bir kez daha. Reha Erdem, çok sevdiğim bir yönetmen. Tüm filmleri içerisinde daha az sevdiğim Kosmos filmi oldu. Nedeni de şu: Kosmos’a kadar insanı sinirlerine, kemiklerine, en ince ruh durumlarına kadar mercek altına almış -ama bunu suçlamadan, aşağılamadan yapmış- bir yönetmenin insanı biraz “açıklan(a)mayan” ile anlatması, biraz metafiziğe yaslanması. Buydu beni rahatsız eden Kosmos’da. Belki de (yine) yanılıyorumdur.

Jin yukarıda andığım eğilimin artarak ve genişleyerek kendini gösterdiği bir film, Reha Erdem sineması içinde. Hikayenin çatısı kısaca şu: Jin, 16-17 yaşlarında bir genç kadın. Örgüt içerisinde, dağlarda, ama örgütten ayrılıyor. Neden orada olduğunu bilmiyoruz (aslında bilebiliriz elbet, ama filmin içerisinde buna dair net bir “açıklama” yok biz fani izleyenler için; hoş olması da gerekmez). Yaralı askere öfkelendiği sahnede, babasının –hem de silahı bile olmayan babasının- kaybedildiğini duyuyoruz kendi ağzından. Bir ipucu belki; ucundan tutup siz çekin, diyor yönetmen. Neden örgütten ayrılmak istediğini de bilmiyoruz. Belki ailesine geri dönmek için, belki daha özgür olmak için. Olabilir. Bizim gördüğümüz, bu genç kadının doğanın içerisinde tek başınalığı. Kırmızı Başlıklı Kız göndermesi anlaşılmayacak gibi değil. Karşısına çıkan “kötü” adamlar (kurtlar), yalnız başına ormanda dolaşması, vs. Kırmızı Başlıklı Kız masalının feminist yorumlarını andırır bir gönderme filmdeki.


Sanatta gerçeklik/gerçekçilik meseleleri zordur. Epey zordur. Ben Jin’in reel dünyaya dair bir sözü olmadığını anlıyorum. Böyle düşünmemde hem yönetmenin daha aşkın, daha içsel bir şey anlatma peşinde olmasının büyük payı var. Hem de karakterler, diyaloglar bize bildiğimiz gerçekliğin içinde olmadığımızı bağıra bağıra söylüyorlar. Ama yine de rahatsız ediyor bazı pürüzler. Yaralı askerle Jin’in yaşadıklarında sözgelimi, söylenecek çok şey olmakla birlikte, asker çocuğun Jin’le vedalaşırken “Seninle keşke başka bir yerde, bir çay bahçesinde karşılaşsaydık” yollu sözleri insanı çaresiz bırakıyor. Gülelim mi ağlayalım mı? Stockholm Sendromu mu? Nedir alla’sen! Hem de askerin yalvarması, ağlaması, korkması gibi gerçeğe yakın hareketlerden sonra bunun gelmesi, ah!

Barış Bıçakçı’nın Sinek Isırıklarının Müellifi romanını okuyanlar hatırlayacaktır. Cemil’in, kendisine yazdıklarını getiren Berkan’ın metinlerini okurken “Yapma bunu, yapma bunu” diye bağırası gelir. Çünkü: “Her şey anlamını yitirdiğinde, tutarlılık adına, televizyonda yayınlanan La Liga ve Bundesliga maçları da anlamını yitiriyor. İnsanların ellerini kullanmayıp sadece ayaklarını kullanmaları Cemil’e çok saçma geliyor. Dokuz numaranın saçına gösterdiği özen çok saçma geliyor. Her pozisyondan sonra, oyuncuların ve teknik direktörlerin kameranın kendilerini gösterip göstermediğini anlamak için göz ucuyla stadyumdaki dev ekrana bakmaları çok saçma geliyor ve ‘Yapma bunu! Yapma bunu!’ diye bağırıyor Cemil çünkü anlamsızlık ile ancak cazgır bir maç anlatıcısı olarak mücadele edilebilir, çivi çiviyi söker.” (Sinek Isırıklarının Müellifi, sayfa 49) İşte, Jin’in bazı bölümlerinde zor tutuyorsunuz kendinizi “yapma bunu!” diye bağırmamak için.

Hayat Var’daki Hayat, işkence gibi bir “mmm” sesiyle, mırıldanmayla bize sesleniyordu, Jin de özellikle dağlarda yalnızken kendisine eşlik eden, izleyiciyi rahatsız etmek isteyen bir müziğe sahip. Yeri gelmişken, filmin müzikleri enfes. Bakınız: http://www.youtube.com/watch?v=zzaxVFc9oIs

Jin vurulup o ulu ağaçtan düştükten sonra, dünya biraz daha karardıktan sonra yani, başına toplanan hayvanlar olmasaydı ya da o hayvanların içinde bir akbaba ve çakal olup da Jin’in cansız bedenini yemeye başlasalardı –en azından bu olsaydı- ben de içimden “Yapma bunu! Yapma bunu!” diye bağırmak zorunda kalmazdım! (Ah Cemil, anlıyorum seni)

Şarkı Söyleyen Kadınlar’ı bekliyorum yine de!


Onur Çalı


İlave: Filmi izleyene kadar, özellikle hiçbir şey okumadım filmle ilgili. Yazıyı bitirdikten sonra okudum; birkaç röportaj, yazılar. Dikkatimi çeken şeylerden birisi şu; kimisi filmdeki Kürt erkeklerin kimisi de Türk erkeklerin (dikkat dikkat: bunların en iyi ihtimalle bir kısmı kesişme kümesinde) “kötü” gösterildiği yorumunu yapmışlar. J Gülmek zorundayım. Acı acı gülme smileysi olsa, ondan koyacağım. Burada Kürt-Türk erkekleri değil, hatta erkekler de değil, insanlar “kötü”. Kaldı ki, erkeklerin “kötü” gösterilmesi gibi bir durum yok bence, kuru gerçek bile bundan fazlası, emin olun. Hem bütün erkekler kötü de değildi; söylemek lazım. İyi kalpli avcı rolündeki kamyon şoförünü unutmayın.

Diğer dikkat çekici nokta da bana teselli ikramiyesi mahiyetinde. Özellikle Notos’taki söyleşisi başta olmak üzere Erdem’in söyleşilerini okuduktan sonra anladım ki yönetmenin anlatmak istediğine epey yaklaşmışım izlerken. Ama buna sevinmeli mi üzülmeli mi bilmiyorum; keşke yanlış algılamış olsaydım da o yüzden sevmemiş olsaydım.

Tekrar etmekte yarar var; bu filmden yaşadığımız somut gerçekliğe dair dolaysız bir söz; “sürece” dair bir şey; örgüt üyeleri (beğenin: gerilla, terörist, militan, eşkıya, vs.) ya da örgüt yapısına dair bir “bilgi” ya da “yorum” beklemeyin. Başka bir şey var burada.

Son: Filmin adı Jîn, yaşam anlamına geliyor Kürtçe’de. Filmdeki kızın adıysa Jin, o da kadın demek. Bir kelime oyunu var. Metin içinde filmi kastettiğimizde italik olarak yazıldı Jin. Başlık da: Jin’e özgürlük! (Hasip, sağ olasın, eyvallah!)

İyi seyirler!


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …