Ana içeriğe atla

mayısıkıntısı



Mayıs, aslında doğanın uyanışıyla birlikte insanın da uyandığı, kışın bozbulanık griliğini, sıkıntısını, sıkıcılığını üstünden atıp baharla kucaklaştığı bir aydır. Ya da adına entelektüel literatürde sıkıntı denilen hayvanın milyonlarca ayağıyla vakitli vakitsiz damarlarımızda gezindiği[1] meşum bir ay da olabilir. Mayıs Sıkıntısı da olabilir. Ne olursa olsun, Mayıs bir Ekim ya da Kasım değildir; Mayıs, elimize çay, kahve ya da içkimizi alıp cam kenarında durup yağan yağmura bakarak baharı düşlediğimiz bir ay değildir; olmamalıdır! Mayıs’la yeis’in sadece ses benzerliği olmalıdır, anlamsal değil!

Derken, derken ve derken… Günler hiçliğin uzun ve tek şeritli yolunda yavaş yavaş dizilirken yiyiyoruz, içiyoruz, otobüse biniyoruz, yürüyoruz, sevişiyoruz ya da televizyona teslim oluyoruz ya da uyuyoruz, uyanıyoruz… Offf!

Yatağımın başucuna bu sefer kitap değil bir defter ve bir pilot kalem koyuyorum ki, rüyalarımı kayda geçirebileyim. Çünkü çok acayip rüyalar. Günlük yaşamımızda olmayacak şeyleri (olmasın da zaten) yan yana, üst üste, arka arkaya filan rüyalarda görebiliyoruz. Can Baba demişti zaten yıllar önce: “Düşünde bile göremez işler/ Düşlerin gördüğü işleri.”[2]

Nefes nefese uyanıyorum. Hemen elimi yan tarafa, kokpite atıyorum ki pilotu ve co-pilotu olan eski ajandayı bulabileyim. Ajandayı açıyorum: Petkim tesisleri! Geçiyorum hemen çünkü teslise inancım yok. En azından üçüne birden yok. Meryem için üzülüyorum; babasız çocuk büyütmek zor.

Alt kata, mutfağa inip su arıyorum. Damacananın bir türlü yere dökmeden su dolduramayacağınız acayip pompasını, öfkelenip yumruklamak istediğim biri gibi düşünüp elimle hızlıca bastırıyorum… O da ne? Su değil, kırmızı bir şey dökülüyor. Şarap olabilir diye düşünüp sevinirken, kan olabilme ihtimali ürkütüyor beni. Göze alamıyorum denemeyi. Ne kadar kirli olsa da musluk suyunu deniyorum bu sefer. Sapsarı bir sıvı akıyor; bu da biraya benziyor. Deniyorum, offf berbat!! Su değil de toprak sanki. Başşehrin Büyük Belediyesinin Baloncu Başkanı (BBBBB) görünüyor o sırada ekranda, sırıtıyor çiğ çiğ ve “size 21 gündür topraklı su içirdim” diyor. Tükürüyorum hemen ağzımdakini. Kendimi birden ağaçlıklı bir yerde buluyorum. Ağaçlardan denizi göremiyorum ama kokusu geliyor. Balık ve tuz kokusu. Çam, ardıç ve adını bilmediğim daha bir sürü farklı ağaç, farklı tonlarıyla denize set çekmiş sanki. Bunalıyorum. Denize girmem lazım. Serinlemek istiyorum. Sanki bir gece önce hesapsızca içmişim ve ülkemizdeki altın madenlerinin ne olup ne olmadığını tartışmışım. Ağaçlardan özür diliyorum. “Ben,” diyorum, “altını değil sizi sevdim. Vallahi billahi” diyorum. “Sus,” diyorlar, “biz senin ne olup olmadığını, ne düşünüp ne yaptığını sanki görmüyoruz da. Sabit olduğumuz için hiçbir şeyden haberimiz yok mu sandın?! Her birimizin kovuğunda internet var; ayrıca yapraklarımızı, işbirlikçi rüzgarın da yardımıyla casus olarak kullanıyoruz. Böylelikle senin hakkındaki her şeyi biliyoruz..Sus!”

Koşa koşa kaçıyorum ordan. Koşarken topukların göte vurması doğruymuş diye düşünüyorum. Hem de o kadar korkarken ve bir yandan kaçarken. Ağaçlar gülmeye başlıyorlar. Çok şaşırıyorum gülmelerine. Çünkü hiç görmemiştim baharda güldüğünü ağaçların. “Koş,” diyorlar. “Koş bakalım denize. Deniz mi kaldı?!” Bunu söyleyenin bir kütüğü kendine baston edinmiş yaşlı bir çam ağacı olduğunu görüyorum. Gülmek istiyorum ama bu rüya güzel bir rüya değil. Hem göte göt demeyelim de ne diyelim! Değil mi? Değil.

Değil, değil, değilll….diye bağırarak ve koşarak ve nefes nefese varıyorum denize. Üstümü çıkarmaya vakit yok, casuslar yetişebilirler. Hem utanıyorum da. Çıplaklığımdan utanıyorum. Kıyafetli olduğumda utanmıyorum. Nedense.

Denize ayağımı atıyorum… Ohhh. Ilık, ıpılık. Bir ıslık tutturuyorum. “Işıl, ıpılık denizde yüz.” deyip sırıtıyorum pişmiş kelle gibi. Kurban bayramlarında kesilen koyunların vücutlarından ayrılmış ve dilleri dışarı uğramış kelleleri geliyor aklıma. Ama onlar pişmiş değil. Henüz. Fiş yapmak kolay bir iş değilmiş onu anlıyorum. Kafiyenin, ayrımcılığın, Işıl’ların, Ali’lerin, Oya’ların bir araya gelmesi gerekiyor. Agop’lar, Heval’ler, Sami’ler, Atiye’ler, Ciwan’lar, Şevin’ler fişlere giremiyor. Öğretmen, çantasına oyuncak yılan koyup korkuttuğum arkadaşımdan özür dilemedim diye kulağımı çekiyor. Fena acıyor. Büyüdüğümde, katledilen insanlar için özür diledim diye yine kızıyorlar. Özür dilesen suç dilemesen kabahat. “Özer, özür dile!” Böyle bir fiş hiç yok sözgelimi. Fiş yapmak zor iş gerçekten ama fişlemek çok kolay. Öğretmen “ıpılık” diye bir kelime yok diyerek yine kulağımı çekiyor.

Hayatın bilgisini veren öğretmenin kitabında, kış gecelerinde annemiz yemek yapar, babamız televizyon karşısında, elinde gazete keyif çatar. Sobanın yanı başında kedimiz uyur değil mi? Değil. O da değil!

Dizlerime kadar girmişim denize. Ah diyorum, şimdi bir de soğuk bira olsaydı. Şöyle topraklı topraklı. Hem böbreklerimdeki taşlar düşerdi. Ağaçlar da uzakta kaldı. Karşıda bir tepe var. Üstünde devasa bir asker. Taşları boyamışlar. Bayraklar ve “VATAN SAĞOLSUN”lar yan yana, üst üste. Hemen altında bir kalabalık var. Şenlik gibi. Sonunda güzel şeyler de oluyor bu memlekette, diyor eski solcu şimdi faşist, hem kel hem top sakallı ama “top” deyip deyip gülen bir adam. Bu adamlar var hep televizyonda. Tele-vizyon. Uzaktan şenlik gibi ama yakından bakınca felaket. Zoom yapıyor yönetmen koltuğunda oturan bir adam. Yönetmenler, hep erkek olur değil mi? Değil!

Meğer şenlik dedikleri şuymuş: Bir takım çocuklara asker kıyafeti giydirilmiş. Bir takım çocuklar da baldırı çıplak bırakılmış. Bir takım çocuklara da farklı renkte bir elbise giydirilmiş. Yok bunlar elbise değil üniforma, zoom yapıldıkça anlıyorum. Bir takım insan da oturmuş bunları izliyor. Ön sırada takımın kaptanı var ve arkada stoperler, forvetler, teknik heyet filan. Kaleciye, protokolde yer vermemişler. O da arka tarafta portakal yiyor, yanaklarını sarkıtmış. Protokolde olmadığı için çok üzgün. Zom oluyorum, içim bulanıyor. Kusacak gibi oluyorum. Suya eğiliyorum ama o da ne? O da ne? Bu da ne? Sudaki yansımada bir ben var ama o ben ben değilim gibi. Peki ben kimim? “Ben bir başkasıdır” demişti biri ve çok hoşlanmıştım ben bu sözden. Sonra o da insan ticareti işine girdi zaten. Yansımam bulanıklaşıyor önce, sonra kararıyor su. Karşıda öldürme şenlikleri devam ederken oluyor bu.

Acaba bu? Yok canım daha neler?

Vinç, kepçe ve diğer dev gibi araçlarla suya dökülen düşman takımın oyuncularının kanı mı bu ıpılık kırmızı?

Olabilir. Derken. Bu yetmiyormuş gibi. Çeşitli pişmiş kelleler çıkıyor suda. Dilleri ve son sözleri dışarıda. Dilleri önemli değil ama son sözleri… Son sözleri, ya ölmekte olan bir dilin son sözleriyse. Amaaan, diyorum. Ben dilbilimci değilim, bilimadamı da değilim. Bilimle hep erkekler uğraşır ve bilimadamı olurlar değil mi? Değil!

Pişmiş kelleler kaplıyor suyun üstünü giderek. Ve son sözlerin uğultusu sarıyor sanki tüm dünyayı, sanki tüm evreni. “Hem dünya dediğimiz bir sokaktır belki de.”[3] Belki. Belki de değil. Değil!

Artık geriye de dönemem. Son sözlerini evrene salan bu pişmiş kellelere basmak zorundayım. Zaten hep bir zorunluluk. Basa basa koşuyorum. Koştuğum yer de, ölme-öldürme şenliğinin yapıldığı ve sırf bu şenlik için 60 yıllık çam ağaçlarının kesilerek genişletildiği bir beton alan. İnsanlar durmuş uğultuyu dinliyorlar. Düşman takımlar artık düşman değil gibi.

Boynuma bakıyorlar. Tüm protokol durmuş; boynuma bakıyorlar. Şiir ezberleyemiyorum, bana bakmayın, diyemiyorum. Sesim çıkmıyor. Gırtlak kanseri mi oldum ben de yoksa?! “Söz etmeyin verilen hükümlerle güzelleşen boynumdan!”[4] diye mırıldanıyorum.

Tam bu sırada, Jesus met the woman at the well çalmaya başlıyor. Sanki birisi tüm boşluğa müzik yayını yapıyor. Hayrına. Karşıya bir bakıyorum, kimse kalmamış. Gözlerimi kapatıp açıyorum; İsa’yı görüyorum. Meryem nasıl diye sormak istiyorum ama sesim çıkmıyor. Ama o duyuyor nasılsa. Hangi Meryem diye soruyor. Sesim çıkmıyor ki anlatayım. Hem, kangren yüzünden bacağımı da kesmişler artık insan da satamıyorum. İsa bana gülümsüyor gibi ama yok yok kuyunun başındaki kadına gülümsüyor. İsa hiç de çizildiği gibi uzun saçlı değil, buna şaşırmıyorum. Derken, İsa’yla kadın öpüşmeye başlıyorlar. Öyle ateşli öpüşüyorlar ki…Evet, kuyuya düşüyorlar sevgili sevgisizler. “İyi oldu,” diyorum yanımdaki yayın balığına, “kendilerini saçma bir hikayeden kurtardılar.”

Koşuyorum koşuyorum koşarken virgülleri noktaları unutuyorum ama olsun artık rüya bitiyor…

Yine yatağımdayım.

Nefes nefese uyanıyorum. Kim bilir kaçıncı kez uyanıyorum? Ben bilmiyorum.

Elimi, rüyalarımı yazarım diye yanı başıma koyduğum kaleme ve deftere atıyorum. Ya da: Rüyalarımı yazarım diye yanı başıma koyduğum kaleme ve deftere elimi atıyorum. Ya da…

Ne yazacağım şimdi ben?

Bu kadar çok içmemem gerek. Bahar geldi, havalar ısındı. Yazın bu kadar çok içmemek gerek.

Ellerime bakıyorum. Şişmişler.

Pilot kalemi alıyorum elime ve yazıyorum. Zaten ben pilot olmuşum. İçmemek gerek bu kadar. Mayıs geldi, havalar ısındı. Sıvı, kuru ne varsa içtim. Çok içtim.

Şişmiş ellerime bakıyorum, ağlıyorum. Yazıyorum, pilot kalemimle:

Çok içtiğim gecelerin sabahında
babamınkilere benziyor ellerim.
Her seferinde ağlıyorum.

Ad-soyad. Tarih. İmza.

Artık darağacına gidebilirim.

“Yaşasın ağaçların, insanların ve hayvanların kardeşliği!”


Onur Çalı


[1] Bir şey güzel değil:
Milyonlarca ayağıyla vakitli vakitsiz damarlarımda gezinen
ve adına entelektüel literatürde sıkıntı denilen hayvan.
(Süreyya Berfe’nin Hayat ile Şiir kitabında yer alan Yazı adlı şiirinden.)
[2] Can Yücel’in Bir Siyasinin Şiirleri kitabında yer alan Güzel’e adlı şiirinden.
[3] İlhan Berk’in “New York Şiiri 1995” adlı şiirinden, kitap-lık dergisi, sayı:106/Haziran 2007.
[4] Akif Kurtuluş’un Yalan Şiirler kitabındaki Güzelleşen Boynumdan adlı şiirinden.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…