Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Mayıs, 2013 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Özercik

Özer Aydoğangenç karikatüristlerden. Ben çok seviyorum. Siz de bir bakın istedim.

























Giden Bir Mübadilin Gözleri

Ben bir mübadilim. Köküm O yakada ama bu yakada açar çiçeğim. Rüzgârlara veririm en hasretli kokularımı. Duyar mısınız? Nabzıma baksan, iki yakada aynı atar. İki yakada her bahar, aynı sürgünleri veririm. Aynı renktir çiçeklerim… Görür müsünüz? Ben bir mübadilim… Acıları, zulümleri sildim de hasretlikten mi bilmem, açık gider gözlerim.

Servet Şengül

masadaki üçüncü

Masadaki üçüncü garsona seslendi: Benimki duble olsun!



Huzursuz Pessoa

Bazı insanlar vardır ki dünyaya bir görevi yerine getirmek için gönderilmiş gibidirler. Pessoa insan aklının, zekâsının bin bir halini, ruh halinin sonsuz etkileşimlerini yazmak üzere gönderilmiş gibi geliyor bana. Kırk yedi yıllık bir ömürde insan ve hayat üzerine yirmi yedi bin sayfa metin yazmak başka nasıl yorumlanabilir? Kitaptan alıntı yapmadan yazdıklarını yorumlayabilmek zor geldi. İçinde yarım düzine karakteri yarattığı ve yaşattığı için olsa gerek, ruh hali sürekli değişen bir insanı anlamak ve anlatmakta herkes zorlanır sanırım.
Azla yetinen, kimseden bir şey istemeyen, istemeyi onur kırıcı saymış; sadece yaşayabilecek kadar para kazanıp sadece yazabilmeyi amaçlamış bir kişilik. Uykuda bile yazdığını düşündürüyor insana.  “Hayattan çok az şey istedim – ama o, o kadarını bile esirgedi benden.” Ya da, “Huzurlu odamda, kederler içinde yazıyorum, şimdiye kadar olduğum, bundan sonra da olacağım gibi yapayalnızım.” (s. 34) “İhtiyaçlarını en aza indir ki, hiçbir konuda başkalarına …

ilahi vahşi batı

Pazar günlerinin televizyon klasiğiydi Western’ler. Dayım acayip sever ve izler. Ordan biliyorum ki hala bir TRT Pazar sabahı klasiğidir bu filmler. Ben pek sevmem aslında ama biraz da Q. Tarantino’nun bir Western parodisi olan son filmiZincirsiz(Django Unchained)’den sonra tekrar ilgimi çekti.
Geçen Pazar kahvaltısınaGüneybatı Geçidi(Southwest Passage) diye bir filme denk geldim, kahvaltı bitti ama ben filme devam ettim.
Doktormuş gibi yapan bir adamla karısı bir çeteyle birlikte hareket ederler. Olaylar olaylar. Ama orada bir sahne ve diyalog vardı ki koptum hakikaten. Şimdi bizim sahte doktor, ekibin yaralı-berelisiyle ilgileniyor ama bir yandan da vahşi batıdayız, bunlar yolda kervan halinde ilerlerken arada çatışmalar olunca da herkes -kadınlar bile- silaha sarılıyor.


Neyse işte, bizim doc aslen bir kovboy olduğu için bu çatışmaların birinde maharetini gizleyemez. Sonra da ekipten biri yaralanınca, sargı filan yapar adama yalandan. Aralarında şöyle bir konuşma geçer: - Sargı sardığın…

BETON

Bize kitabın ana karakteri Rudolf’u takdim eden bir girizgahla başlar Beton. “Marttan Aralık’a kadar diye yazıyor Rudolf….” diyen bu ses Rudolf dışında bir anlatıcıyı işaret eder. Orada biri, kim olduğunu bilmediğimiz bir anlatıcı vardır ve Rudolf’un yazdıklarını bize nakletmeye girişir. Rudolf, kendisiyle ilgili bir şeyler karalamıştır ve o anlatıcı da belli ki bunları okumuştur. Fakat o sesi daha ilk satırda kaybederiz. Kimdir anlatıcı? Rudolf’un nesidir? Onu merak edecek zamanı tanımaz bize yazar. Anlatıcının yerini bizatihi Rudolf’un sesi alır. Tüm metin boyunca Rudolf’un hikayesini yine Rudolf’un zihninden dinleriz.  Ne zaman ki o 98 sayfanın sonuna geliriz; başlangıçtaki anlatıcının sesi tekrar duyulur. Ve perde sahneye değil okurun üzerine iniverir. Zavallı okur, zavallı biz. Vakit Rudolf için üzülmeyi kenara koyup kendimiz için endişelenme vaktidir… Peki ama bu Rudolf da kimdir? Avusturya’nın kırsalına kaçıp saklanmış bir münzevi. Aileden kalma malikaneye yerleşmiş, kronik akci…

Vitrinler

Vitrinde. Ekose gömleklerin, kanvas pantolonların, hâki eteklerin, deri kayışların, ipsiz sapsız botların, kırmızı çorapların, höhlenmiş balonların, tam ortada bacak bacak üstüne atıp oturmuş noel ananın, bir sprey kutusundan etrafa kusulmuş lapa lapa karın, yerdeki tozun, bozun ve krapon kırpıntılarının ortasında. Üstünü fırfırlı beş vatlık renkli ampuller dönmüş christmas tree’nin tam altında. Öyle sanki asırlardır bakarak, kırpışarak, çipil çipil. Göz göze geldik. Yahut göz göze gelmedik de o sade bir çift gözden ibaretti. Ben yalnızca onu gördüm. O boşlukta. O coşkusu zorlama kış sahnesinin bir ucunda. Bir kaçak gibi beni izleyen gözlerini. Cama yapıştırılmış “Hoş geldin bilmem kaç yılı” yazısının en yuvarlak harfinin rafyalarla süslü ortasından bakıyordu. Vitrin denen yerde ve dondurulmuş bir hayat parçası addedilen. Döndüm. Biri gözlerini unutmuş orda, dedim. Belli ki bir kadın. Etraf boş.
Oysa eski renkleri de yırtıyorlar durmadan. Durmadan değiştiriyorlar vitrinleri artık. El a…

çanak çömlek patladı

Tarihi devlet dersi kitaplarından öğrenen faniler için tarih üç beş taş parçası, çanak çömlekten ibarettir. Bizim Bergama’da da böyledir bu. Balık ne bilir denizi misali. Tarih bilinci diye ağızlara pelesenk olmuş olan şey var ya, o laf değil, harbiden çok önemli. Bu olmadığı zaman, tarihi 1923’ten başlatırsınız ya da 1071’den. Ya da başka bir tarihten. Oysa zaman sonsuzdur, taksimsizdir. Takvimsiz zamanın zerresini hissedebilmek için bilmek gerekir, duyumsamak gerekir, sezmek gerekir.
Bu kadar inanç ve din sohbetinin döndüğü bir coğrafyada insanın kendini bu kadar büyüksenmesi hakikaten garip. Oysa biraz kuşbakışı bakıldığında, sözgelimi Bergama’da kadim Allianoi’nin 30-40 yıllık bir ömrü olan Yortanlı barajı uğruna hiç edilmesi, saçma gelecektir. Biraz yukarıdan bakıldığında, ne kadar olduğumuz daha iyi görülecektir.
Konstantinopolis’te ortaya çıkan ayak izleri. Marmaray Projesini engellemesin de, ayak izi değil mi hepitopu? Hem de gavurların ayak izleri, peh!

İşte bu kadar hayhuy içer…

kısadan kıssa

“Kısacı” dostum Zeynep Sönmez bir link gönderdi. Bir internet sitesi, birçok “auteur”dan (ne çetrefil kavramdır bu auteur da) Hemingway’in meşhur kısasına ("Satılık bebek patikleri, giyilmemiş.") nazire öykü istemiş. Hemingway’in öyküsünün orjinali 6 sözcük. Bahsettiğim internet dergisinin editörü de “auteur”lardan 6 kelimelik öyküler istemiş.
Kısa öykü, minimal öykü, ipucu kurgu, mikro öykü, vs. Ne demişti İlhan Berk: adlandırmak ölümdür. Naçizane öykü yazmaya çalışan biri olarak benim tutumum adlandırmamaktan yana. Adlandırmak işi, geçmişe bakarak tasnif/sınıflandırma/kategorileştirme hamaliyesini yüklenen akademisyenlerin, varsa, eleştirmenlerin ve edebiyat tarihçilerinin işi (Orhan Veli’yi analım: Oktay Rifat'la Melih Cevdet'tir/En yakın arkadaşlarım./Bir de sevgilim vardır pek muteber;/İsmini söyleyemem/Edebiyat tarihçisi bulsun).
Geçenlerde Fredric Brown’un “Knock” adlı öyküsünü çevirme sürecinde, öyküden “dünyanın en kısa korku hikayesi” diye bahsedildiğini gö…

CİN AYŞE

Cin Ayşe Bebek Cin Ayşe, beşiğe sığmadı. Annesi onu koynuna aldı. Babası kanepede uyudu. Cin Ayşe’ye hep kızdı.
Cin Ayşe Okula Gidiyor Cin Ayşe kendi beslenmesiyle doymadı. Sıra arkadaşının elmasını çaldı. Öğretmeni kulağını çekti.
Cin Ayşe İp Atlıyor Cin Ayşe Birler’i atladı. İkiler’de nefesi daraldı. Üçler’de arkadaşları onu oyundan attı.
Cin Ayşe Âşık Cin Ayşe, Cin Ali’ye onu sevdiğini söyledi. Cin Ali “Şişko patates!” dedi.
Cin Ayşe Televizyon İzliyor Cin Ayşe reklamlardaki artistler gibi olmak istedi. Kendine bir spor aleti aldı. Bir kenara koyup baktı. Annesi üzerine dantel örttü.
Cin Ayşe Mecmua Okuyor Cin Ayşe dergideki elbiseyi çok beğendi. Hemen mağazaya gitti ve onu hediye paketi yaptırdı. Eve dönünce diğer paketlerin yanına kaldırdı. 
Cin Ayşe Sporda Cin Ayşe yeni elbisesine sığabilmek için bir plates salonuna yazıldı. İlk derste topu patladı.
Cin Ayşe Rejimde Cin Ayşe pazartesi günü bakkaldan bir kutu kibrit ve bir kalıp beyaz peynir aldı. Kibritleri, dilimlediği peynirlere dikti. Git…

Sabah Mantarları

mantar kabuklarını sıyırırken devlete olan duyarlılığım bir hayli artıyor
en çok bunlar olmalı kontrolde, diyor içimdeki ses
parmak uçlarının saatleri gösterirkenki saltanatlığı
uyandığımda en çok balkonların sırası değilken
bir güneşte ısınmadık mı
sen ve ben bir duraksamanın içinden küllerin titrekliğini
alıp benzetmedik mi bir dünya palavra burası

beni bir yerden bir yere bağlayan o sabah mantarları fena yanık yazdı ne de olsa, ne de olsa inanılmazdı
bir şeyin eksikliğinden çok selâmladım kendimi
insan şaşıran bir şey, bir gün ona rastladım
bir erkeğin eline üç kere atladım atlarımı bağlayıp
evine kaç kere girdim de kendim bildim kapı eşiklerini öyle inceden
gözleri dudakları için sucuklu yumurtalar yaptım
-uyanmasaydım ben rüyasına da yapardım-
ben herkesin bildiği insanlardan değilim belki de
kayıp gemileri her gece bendim
takvimler yalan duruşlar ki ben o duruşlarda çok duruldum
kuyu ve kuyular imlâsıyla yazıldım da o defterlere
o defterler ki az önce yazılan bir şey olmaktan yüklemler kayıp
ben o …

RAKI KOYDUM FİNCANA

Osmanlının son dönemi. Giresun’da yaşayan Hüseyin Micanoğlu bir ölüme sebebiyetten dolayı genç yaşta dağa çıkar ve eşkıya olur. Zalime karşı, mazlumun yanındadır. Bu yüzden Micanoğlu yöre halkının gönlünde yer etmiştir. Bir zaman sonra Kel Seyit adlı bir aşiret (Karagöl) reisi tarafından öldürülmüştür. Mican Türküsü, eşkıyanın ölümünden sonra bölge halkının yaktığı, yakıştırdığı bir türküdür. Bu türkünün ilk bölümü şöyledir: “Rakı koydum fincana/Hele bakın Mican’a/Kör olası Kel Seyit/Nasıl kıydın bu cana?”

Peki, yöre halkı bu türküyü yakarken fincana neden kahve ya da ayran koymadı da rakı koydu? Örneğin fincana kahve koysaydı daha mantıklı olmaz mıydı? Üstelik ne 7’li hece bozulurdu ne de türkünün güzelliği.
Yöre halkıyla Mican arasında ince bir bağ vardı. Sevgi ve muhabbet bağı. Yörenin fincana, kahve ya da ayran yerine rakı koymasının nedeni işte bu sevgi ve muhabbet bağıdır. Çünkü rakı bir kültürdür ve insanlar arasındaki sevgiyi, iletişimi güçlendirmek gibi ciddi bir işlevi vardır.

**…