Ana içeriğe atla

RAKI KOYDUM FİNCANA


Osmanlının son dönemi. Giresun’da yaşayan Hüseyin Micanoğlu bir ölüme sebebiyetten dolayı genç yaşta dağa çıkar ve eşkıya olur. Zalime karşı, mazlumun yanındadır. Bu yüzden Micanoğlu yöre halkının gönlünde yer etmiştir. Bir zaman sonra Kel Seyit adlı bir aşiret (Karagöl) reisi tarafından öldürülmüştür.
Mican Türküsü, eşkıyanın ölümünden sonra bölge halkının yaktığı, yakıştırdığı bir türküdür. Bu türkünün ilk bölümü şöyledir: “Rakı koydum fincana/Hele bakın Mican’a/Kör olası Kel Seyit/Nasıl kıydın bu cana?”

Peki, yöre halkı bu türküyü yakarken fincana neden kahve ya da ayran koymadı da rakı koydu?
Örneğin fincana kahve koysaydı daha mantıklı olmaz mıydı? Üstelik ne 7’li hece bozulurdu ne de türkünün güzelliği.

Yöre halkıyla Mican arasında ince bir bağ vardı. Sevgi ve muhabbet bağı.
Yörenin fincana, kahve ya da ayran yerine rakı koymasının nedeni işte bu sevgi ve muhabbet bağıdır. Çünkü rakı bir kültürdür ve insanlar arasındaki sevgiyi, iletişimi güçlendirmek gibi ciddi bir işlevi vardır.

***
Arak bir Arap içkisidir. Türkçe karşılığı ise ‘damıtılmış’ demektir. Arak, palmiyenin şekerli suyundan ve pirinç mayasından elde edilir. En çok bilinen arak Cava’da üretilen Cakarta arakıymış ve bu arak % 50-60 alkol içerirmiş.

Rakının da damıtılmış olması arakla bir akrabalığı olduğuna işaretidir.
Bir arap içkisi olan arak’ın Osmanlı kültüründe yeri yoktur. Fakat rakı Osmanlı döneminde üretilmiş adabı ve erkanı olan soylu bir içecektir.

Orta Asya Türklerinde kımız neyse, Anadolu Türklerinde de rakı odur. Yani Anadolu Türklerinin bir kültürü, bir geleneğidir rakı.


Ayran ise Göktürklerin ekşiyen yoğurdun ekşiliğini almak için üzerine su katarak buldukları bir içecektir. Ayran Türklerin geleneksel (milli) içeceğidir. Bunda bir yanlış yok. Fakat milli içkisi değildir. Çünkü “içki” sözcüğünün şu an kullanımda olan dildeki karşılığı “alkollü içecek”tir.


Hepimiz duymuşuzdur: “İçki içilmesi yasaktır”, “içki satılmaz”, “içki günahtır”, “benim en iyi dostum içkim sigaram” gibi sözleri. Gördüğünüz gibi içki denildiğinde akla gelen ilk şey alkollü içecektir. O halde şunu söyleyebiliriz:  Alkolsüz içeceklerden ayran, alkollü içeceklerdense rakı Anadolu Türklerinde milli ya da geleneksel olmuş iki farklı içecektir.
Bir toplumda geleneksel olanınsa yıkılması zordur. Önüne ne kadar set çekerseniz çekin aleni olmasa bile gizli devam eder.
***
Başbakanın ayranı milli içki ilan ettikten sonra ayranın rakıyla rekabeti toplumda birden mizah konusu oldu. Biz, medyada ve halkın arasında yapılan bu mizaha gülümserken ABD’nin de bize gülümsediğini düşünüyorum. Nasıl gülümsemesin? Kola satışı ülkemizde hem ayranı hem de rakıyı sollamış durumda. Resmi rakamlara göre, Türk halkı yılda 2,6 milyar litre kola tüketiyormuş (2012). Tarımsal Ekonomi ve Politika Geliştirme Enstitüsü tarafından hazırlanan süt ve süt ürünleri raporunda ise ayran tüketimi bu rakamın sadece altıda biri olarak belirtiliyor. Bu rakamlara göre ABD tabii ki gülümser.

Hem de –kolayı işaret ederek “milli içki yoktur, küresel içki vardır” der gibi!


Tartışmalardan sonra ayran satışları yükseldi mi bilemiyorum. Yükseldiyse bu hiç de olumlu bir eğilim (trend) değil. Çünkü bilim adamları, piyasada satılan pastörize edilmiş süt ve süt ürünlerine, özellikle yoğurda tatlandırıcı ve dayanıklılığı artırıcı maddeler katıldığını söylüyor. Bu katkı maddelerinin insan sağlığını tehdit ettiğini söylemeye gerek var mı?

Yok!
O zaman bir öneri: Milli içkimizi hazırlarken taze sütten çalınmış ev yoğurdu kullanalım.

“Haydi, şerefe” derler ya, biz de “can cana” diyelim!



Salih Mercanoğlu


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …