Ana içeriğe atla

Matruşka


Uyan uyan... Gözlerini birden açma, bir süre beklemelisin. Eskiler, insan henüz hükmü geçmemiş bir rüyadan aniden uyandırılırsa gerçeklikle bağı kopar, artık hep o rüyanın etkisi altında yaşar, derlerdi. Kapalı gözkapaklarının ardına aydınlığın dolmasına izin ver bir süre. Rüzgârı, üşüyen bedenini hisset. Şimdi aç gözlerini. Mavi, dalgasız bir deniz. Küçük bir adanın kıyısına yanaşmış, demir atmışsınız. Ne zaman? Teknenin kıç tarafından arkadaşın sesleniyor, gülerek sepeti işaret ediyor. Karagözler, fangriler, irice bir de ahtapot yakalamış. Ahtapotu eline aldın. Gövdesinin bazı yerleri hâlâ saydamlığını koruyor. Hayvan can havliyle bileğine yapıştı. Sen çekmenlerinden kurtulmaya çalıştıkça o eline bileğine yapışıyor, vazgeçmiyor. Sen de vazgeçmemelisin. Bir kolunu deniz hayvanlarına kaptıran adamın öyküsüne aldanma sakın. Bir deniz hayvanıyla birlikte yaşayamazsın sen. Ahtapottan güçlükle kurtulmuştun ki koca bir mercan çırpınarak teknenin içine, önüne düştü. Bunları bir yana bırak şimdi, açsın. Adaya çıkıp çalı çırpı toplamalısın. Sis basmış. Birkaç metre sonrası güçlükle seçilebiliyor, iç taraflara doğru yürüyorsun. Bir çıtırtı duydun, duraksadın. Bir ağacın gövdesini siper alıp baktığında arkandan siyahlar giyinmiş iki büklüm birisinin yaklaştığını gördün. Sırtında koca bir kambur var. Tuhaf görünüyor. Bu küçücük, kambur kadın, kendinden beklenmeyecek kadar hızlı hareket ediyor. Neden şaşırdın? Yıllar içinde sırtında taşıdığı yüke alışmış, hatta yükünde yolunu kolaylaştıracak, ona destek olacak bir yön bulmuş olamaz mı? Tedirginsin. Kadının hâlinde, tavırlarında adını koyamadığın, çok da hoşlanmadığın bir şeyler var. Tekrar yürümeye başladın. Az ileride çalılıkların arasında ağaç parçaları duruyor. O güzel mercanı düşün, ateşte cızırdayınca yayacağı kokuyu, su eklediğinde rakının alacağı beyazı. Ahtapot vazgeçmiş midir, ne dersin? Sen yine de vazgeçme. Güzel bir yemeğin hayali, aldatmasın seni. Kafanı kaldır da bir bak, kambur kadın karşında duruyor. Siyah başlığı gözlerini örtmüş, sana bakıyor, seni kolluyor. Şimdi korkmalısın işte. Çünkü kambur kadın o biçimsiz gövdesinden uzun, parlayan bir hançer çıkardı. Koşmalısın. Her şeyi unutmalı, ahtapotun çekmenlerini, mercan balığının güzelliğini, açlığı bile. Kılıcının ucundasın artık. O gittikçe yaklaşıyor, ekşi nefesi ensende. Nereye kaçacaksın? Sarmaşıklar ayaklarına dolanır, ağaç gövdeleri yolunu keser bilmez misin? Tam izimi kaybettirdim derken yol boyu topladığın çalı çırpı ellerinden kayar, ayağın takılır, düşersin. Dur artık. Boşuna kalkmaya yeltenme. Ayaklarını karnına yaklaştırıp dertop ol. Kendini kambur kadının insafına bırak.
Uyan uyan…
Gürültüyle uyandın. Tren düdüğünün tiz sesi, sonra çuf çuf çuf… Tren kendi gerçekliğini dayatıyor. Pencereden baktığında alabildiğine geniş düzlükler görüyorsun. Hızla yiten, yer değiştiren düzlükler. Bazen bir ağaç beliriyor, göründüğü gibi çabuk kaybolup gidiyor. Kompartımanda senden başka kimse yok. Biraz dolaşmalı, üzerindeki ağır havayı dağıtmalısın. Koridor boş. Kompartımanların kapısından baktığında başı, yanındakinin omuzuna düşmüş adamlar, düşecek bir omuz bulamadığı için sallanan başlar görüyorsun. Nefes kokusu mideni bulandırıyor. Koridora çıkıp açık bir pencere buluyorsun. Temiz hava, rüzgâr, tazelik. Yine aynı manzara, yer değiştiren düzlükler, bir görünüp kaybolan yalnız ağaçlar. İşte bir ağaç daha, tek çakımlık. Gözlerin ağaca takılıp geride kaldı. Uzaklar çekiyor seni. Düşlere dalmayı seviyorsun. Ama dikkatli olmalısın, tehlike hep en yakınında. Gözün pencerenin yüzeyindeki yansımaya odaklandı. İşte orada. Bir gölge gibi izliyor seni. Geriye dönme sakın. Kim olduğuna bakacak, kaybedecek zaman yok. Bir ağaç kadar yalnız bir kadındır o, kara elbiseler giymiş, kambur, eteğinin altında senin için bir hançer saklayan kadındır. Yürümelisin şimdi. En yakındaki istasyona daha çok var. Arkana bakmadan koridoru geçmeli, önüne çıkan ilk kapıdan atlamalısın. Tren birazdan makas değiştirecek, yavaşladı. Şimdi atlayabilirsin; yer değiştiren görüntülerdeki ayrıntılar seçilebiliyorken, çok geç olmadan. Rüzgâr, gövdeni kuvvetle içeriye ittiriyor. Kadından yana bakıyorsun, kadınsı bir anlayış, anaç bir sevecenlik, bir umut... Uzlaşmanın hiçbir yolu yok mu? Başlığın altından tek görebildiğin kavruk dudaklar, sararmış dişler. Gövdesi eğrilmiş, içi kurumuş bir kadın. Ani bir hareketle gözüne kestirdiğin bodur çalıların az ilerisine savruluyorsun. Tren düdüğünü öttürerek hızlanıyor, ardı ardına vagonlar, rayları titreterek geçiyor. Ufka doğru küçülüyor tren, görünmez oluyor. Sonra sessizlik. Çalılara uzan şimdi. Sakinleş, kalp atışlarının yavaşlamasını bekle. Gözlerinle bulutların ilerleyişini takip et. Treni unut, vagonları unut. Ama her şeyi unutma. Seni izleyen kambur bir kadın olduğunu unutma söz gelişi. Bu kadının bir hançer taşıdığını unutma. Bunları aklında tutabilirsen, bu kısacık rahatlama anında bir şeyler düşünebilir, az sonra yapacaklarını planlayabilirsin. Evet, o yanı başında, ayakta duruyor, seni izliyor. Arada bir başını kaldırıp senin baktığın yere, bulutlara bakıyor.
Uyan uyan…
Nem kokusunu içine çektin ilkin. Ahşap tavan yakınında, elini uzatsan parmaklarınla dokunabileceksin. Basıklık, havasızlık hissi. Bir kabustan uyanmak güzel, yine de kötü bir rüyadan sonra ferah bir yerde gözlerini açmak istiyor insan. Bir bardak su içip pencereye yaklaştın. Derin bir soluk aldın. Manzara etkileyici, birbirine benzeyen taş binalar, dar sokaklar. Binaların arasında yükselen kocaman katedral. Kenti çevreleyen ırmak kızıla boyanmış, akşam olmak üzere. Dışarı çıkmak istiyorsun. Ortaçağdan kalma bu Endülüs kentinde kaybolmak. Biraz yürüdükten sonra anlıyorsun ki bu şehir gerçekten de kaybolmak için kurulmuştur. Hiçbir şey düşünmeden şehre bırakıyorsun kendini. Labirent sokaklar, hep bir benzerine açılıyor, insansız sokaklara. Buranın yaşayan bir şehir olduğunu bilmene rağmen nedense işlemeli kapılara bakarken hep geçmiş zamana ait düşler kuruyorsun. Taş evler etkileyici, devasa kapılarıyla bir hayale açılıyor sanki. Bu yakıştırma hoşuna gidiyor. İnsan elinden çıkan her şey gibi bunlar da birisinin hayaliydi. Başka bir zihnin hayalinde gezinmek, bu düşünce büyülüyor seni. Çevrede insanların olmamasına seviniyorsun. Erken bir düşünce değil mi? Kafanı çevirsen biraz geriden seni izleyen bir kadın göreceksin. Siyahlar içinde kambur bir kadın. Seninle dolaşan, evlere, kapılara, kurduğun düşlere seninle birlikte bakan, eteğinin altında keskin bir kılıç taşıyan kadın. Sakin olmalısın. Önüne çıkan ilk sokağa daldın, sonra diğerine, bir başkasına. Kadın kendini saklamıyor artık, ne de olsa bir kez görüldü. Peşinden gelirken eteğinin ucu aralanıyor, kılıcın pürüzsüz yüzeyi sokak lambalarının ışığında bir çakımlık parıltılar saçıyor. Burada izini kaybettirmen kolay, öyle mi? Soluk almadan koşuyor, böylelikle kaçabileceğini sanıyorsun. Gençliğine aldanmamalısın, kadını kamburundan dolayı hafife almamalısın. O seni yakalamak için koşmaya gerek olmadığını biliyor. Sonunda durdun. Çıkmaz sokak. Geri dönüp bir diğer sokağa girdin, tekrar koşmaya başladın. Kadın telaşsız, arkandan geliyor. Sen yürüdükçe evler birbirine yaklaşıp devasa bir kapıyla mühürleniyor. Sana artık her yol çıkmaz sokak. Sonra beklenmedik bir şey oluyor. Kadın sokağın başında seni beklerken sokak daralmaya, kapı gittikçe sana doğru gelmeye ve sen geri geri giderek kadına yaklaşmaya başlıyorsun. İşte tam o anda, bir terslik olduğunu fark ediyor, bütün bunların rüya olduğunu anlıyorsun. Sokağın daralması birdenbire sonlanıyor. Kapıya yaslanmış bekliyorsun. Ne garip bir yanılsama. İç içe geçmiş rüyalarda kambur bir kadının soluğunu hissetmek, kılıcının ucunda yaşamak. Bundan sonra izini kaybettirmen, tedirginlik içinde etrafı kollaman gerekmeyecek. Her zaman yanında olduğunu bileceksin. Kurtuldun mu var olan umudunu da yitirdin mi sen karar ver. Yine de rahatlamış görünmüyorsun, adımların ikircikli. Dikkatli olmalısın. İnsan bir düş içinde de olsa öyle elini kolunu sallayarak gidemez. Bir şeyler yapmalısın. Başlığını kaldırıp kim olduğuna bakabilirsin. Dön şimdi arkanı, az sonra uyanacak olmanın verdiği güvenle dur karşısında, bir şeyler söyle. Gözlerini kapatmış, kadının ayak seslerini dinliyorsun. Hançerin etini dağlayışını hissediyor musun?

Derya Sönmez

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…