Ana içeriğe atla

Keşke yalnız bu an için sevseydik yazmayı!


15 Mart 1975 tarihli gündökümünü şöyle yazar Tomris Uyar:

“Her girişte, vücudumuzun bir parçası madende kalır,” dedi radyoya konuşan maden işçisi. Edebiyatta bedenden verilen fireler bu kadar elle tutulur olmasa da, kesinlikle var. Taze duyguları taze sözlerle aktarmak isteyen yazar, bu yüzden büyük sızılar çekiyor. Doğum sancısı gibi bir şey “nasıl iletmek” sorunu… Kişiyi dolmuşa atlarken, dolaşırken, hatta uyurken bile tetikte tutan bu bilenme günlerinde bezginliğimizi, sabrımızı, her şeye karşın yitirmediğimiz umudumuzu nasıl anlatmak. Çevremizi kuşatan çirkef içinde temiz kalma savaşımızı. Bir yol kavşağı çeşmesinden göğse akıtarak içilen su gibi doğal, doyurucu anlatmak. Kolay anlaşılır olma özrüyle kolaya kaçmadan, kaytarmadan, yazdıklarını çoğaltmadan.

Bir yazar, işinin başına otururken, kalemi eline ilk alıyormuş gibi bir acemiliğe kapılmıyorsa neden yazmak istesin? Bir daha hiç yazamayacağı korkusunu her keresinde duymuyorsa, yazma coşkusunu hiç tatmamış demektir. Kendi adını basılı görmeyi, yaşadığının kanıtı sayıyordur yalnızca.

Bu konuda sorulacak en önemli sorulardan biri şu galiba: “Bunu yazmam neyi değiştirdi?” Yani okur bunu okuduktan sonra bir kıpırtı duydu mu içinde, bir titreşim, bir serinlik, bir açılım?

İkinci soru da şu: Ya ben şunu yazmadan edebilir miydim? Gerçekten?
Ve Haritada Bir Nokta öyküsünde, duymuşsunuzdur, şu meşhur sözleri eder Sait Faik:

Yanımda köpeğim ile beraber, denize nazır bir yere oturmuştum. Söz vermiştim kendime, yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka neydi? Burada, namuslu insanlar arasında, sakin, ölümü bekleyecektim. Yapamadım. Koştum tütüncüye, kağıt kalem aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezinirken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım, kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum, öptüm. Yazmasam deli olacaktım.
Broy Yayınlarının bastığı “Saf Şiir Yoktur” adlı derlemede Pablo Neruda, kendisini mutlulukla “itham eden” bir eleştirmene yanıt olarak şunu yazar: Ona göre, içindeki mutluluk şiirimi zayıflatıyormuş. Bana acıyı salık veriyordu. Bu teoriye göre apandisit en yetkin nesri yaratmalıdır; karınzarı iltihabının da kimi yüce şiirler yaratması mümkündür.
Tomris Hanım’ın alıntıladığım gündökümünü okuyunca, Pablo Neruda’nın yazısı da sökün etti. Ve sonra da Sait Faik’in (metinde bundan sonra Sait Abi olarak geçecektir) meşhur sözleri. O sözler, yazan kişinin -bu yazarın Sait Abinin kendisi olduğunu bile düşünebiliriz- Tomris Hanımın bahsettiği sorulara verdiği yanıtlar olumsuz bile olsa, kendini tutamayışını, handiyse boşalmaya odaklanmış gibi yazmadan edemeyeceği duygusunun samimi bir ifadesidir. Çok alıntılanır, bilinir. Gerçekten de insan neden yazar? Bu konuda ünlü yazarların yumurtladıkları veciz sözler illa ki vardır. Ama biz kendimiz düşünelim.

Neruda’nın (bundan sonra Pablo olarak geçecektir) tiye aldığı durumdan bahsetmiyor aslında Tomris Hanım (bundan sonra Tomris) ama yazdıkları kafamda Neruda’nınkileri çağrıştırdı. Tomris’in ikinci sorusu da Sait Abiye çıktı.

Yazarlık denilen şeyin mistik öğelerle, diğer insanlardan farklı olma durumuyla ve hatta yetenekle ilgisi olmadığını düşünürüm. “Sanat yapmak” için yetenekli olmak gerektiği düşüncesi ya da daha kötüsü, buna bağlı olarak yalnızca yetenekli azınlığın sanat yapmaya hakkı olduğu düşüncesi kadar saçma ve fakat tehlikeli lakırdıyı az duymuşumdur. Bununla birlikte, Tomris de böyle gizemli ya da doğaüstü gibi bir duruma işaret etmiyor zaten. Aksine, işçilikten ve yaptığı iş (yazmak) üzerine kafa yormaktan bahsediyor.

Yazdıklarımızı okuyanların (gel de, “okurum yok benim okuyucu var” diyen İlhan Berk’i anma) neler duyduklarını gerçekten bilebilmemiz çoğu zaman güç. Aldığımız geri bildirimlerin sahihliğinden emin olmak zor. Kitabımızın yayınlandığı yayınevimiz, ilişkilerimiz, arkadaşlık/dostluk ve başka türlü hesaplar işin içine sinsice girebilir; biliyoruz bunu.

İkinci soru ise, yazan kişinin dolaysız olarak kendine sorduğu bir soru olduğu için ilk soruya oranla daha az sapmayla yanıt bulabilme ihtimalini barındıran bir soru (ihtimalleri sevdim).
Bana “Yazıyor musun, ne yazıyorsun?” minvalindeki sorulara “Yazmamaya çalışıyorum!” diyorum. Gerçekten. Bunda hem büyük şair İlhan Berk’in “yazmak cehennemdir” tespitinden gelen bir zorluk var hem de ortaya çıkan metne dair bir tatminsizlik ya da doğru bir deyişle metinden emin olamama durumu. Tabi şu da var; yazma işlemi sırasında meydan okuduğumuz, karşımıza karşımıza aldığımız şeyler ürkütür bizi. Neler yoktur ki karşımızda! Aslında o anda her şey karşımızdadır. Zaman, işimiz, sevgilimiz, bilgisayarın her an şarjının bitme ihtimali, gelenek görenek, muhtemel ve müstakbel okur, vs. Ama yine de bu zevke karşı koyamayız. Ben de bir süre yazmamaya çalıştıktan sonra Tomris’in bahsettiği, çok klişe olan o doğum sancısı gibi şeye yakalanırım (C.K. da bahsediyordu bundan). Birazdan naylon görecek at gibi huysuzlanırım. Yazmak dışındaki her şey soluklaşır, uzaklaşır, matlaşır. Kafamda belki günlerdir dolaştırdığım o şeyi yazmak zorundayımdır. Artık, nihayet ve hemen şimdi! Peki neden? Baba Freud (Fevziye Sayılan hocamın kulakları çınlasın) daha iyi bilir ama gotik ergen grubu Model de söylemiştir: Ego Dağları.

Başka bir açıklamasını bulmak zor. Geyikleştirilmiş sanat, toplum için mi sanat için mi sorunsalı aslında çözülmemiş değildir: Sanat kendimiz içindir. Yazarız. Birisine yararı olacağı ya da sanata büyük katkı yaptığımız inancıyla mı? Para için mi? Birilerini etkilemek, ünlü olmak için mi? Sanat yoluyla dünyayı değiştirebileceğimize inandığımız için mi? Belki. Belki evet belki de hayır.

El nihayet, yazarız işte.

Klavyeye her abanışımızda kendimizin bile öngöremediği yerlere gidişimizden mi yazarız? Belki de tüm bunları hesaba katmadan yazdığımız o an, Sait Abi’nin bahsettiği andır. Sanki öyledir.

Keşke yalnız bu an için sevseydik yazmayı!


Onur Çalı 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…