Ana içeriğe atla

bağzı şeyler ve bağzı öyküler


Gezi direnişi, gezi parkı olayları, haziran direnişi vs. adına ne derseniz deyin. Yaşadığımız Anadolu denilen bu topraklarda görmezden gelemeyeceğimiz bir toplumsal kalkışma yaşadık. Birlikte yaşadık. Sokaklara inenlerimiz, sosyal medyada coşanlarımız, ölenlerimiz, sakat kalanlarımız, nutuk atanlarımız… hep birlikte. Daha çok yeni. Hem heyecanımız hem yasımız. Bu kalkışma bize neler getirdi daha tam kestiremiyoruz da belki. Şahsen, hiçbir şey Gezi’den önceki gibi olmayacak romantizmine de kaptıramıyorum kendimi. Bu topraklarda daha önce de (ve daha etkin şekilde) muhalefet oldu, oluyor zaten. Umarım bunu söyleyenler haklı çıkar da ben de umutsuzluğumla ve sinikliğimle kalmış olurum, razıyım.

Bu #diren günlerinin tek bir boyutu olmadı elbette. Yine hepimiz, hep birlikte çeşitli şekillerde etkilendik. Belki bazı arkadaşlıklarımız (sosyal medya arkadaşlıklarımız en çok, ama daha fenası harbici arkadaşlıklarımız da) çatırdadı. Çünkü yaşadıklarımızın en somutu olan, hepimizden çıkıp gene hepimizi saran şiddet, daha net bir şekilde: resmi şiddet, görmezden gelinemezdi. Aması yoktu. Şahsen, bazı arkadaşlarımın tavırları kalbimin orta yerini sızlattı zaman zaman.

Kendimizle de çok çatıştık. Öyle ya, ölüm/şehitlik yüceltmesi yapılırken bir yerlerde, biz evimizde oturduk zaman zaman. Elimizden geleni yapamamakla ezildi içimiz. İşte tam da burada, edebiyata ve yazmaya ne atfettiğimiz yine tavrımızı belirleyen şeylerden biri oldu. Yaşadıklarımız yazılmalıydı elbet. Ama şimdi mi? Şimdi değilse ne zaman?

Kadir Yüksel’in hazırladığı ve içinde benim de yer aldığım seçki hakkındaki yazıları/değerlendirmeleri takip etmeye çalıştım. Bazı haklı noktaları olmakla birlikte, geneli yüzeysel değerlendirmelerdi açıkçası. Seçkinin (ya da derlemenin) hakkı verilerek okunmuş izlenimi bile yoktu bazılarında. Tabi bu olağan bir şey, yeni bir şey değil. Seçkinin kendisini bırakıp varsayılara dayananlar ya da tecimsel boyutlarına dadananlar da olmadı değil. Bu da, yine, olağandır. Yazılan yazıların çoğu, öyküyü sıkı/yakından takip eden kişilerce kaleme alınmış değildi ki bu da, yine, olağandır. İşin bu kısmında da yine şahsi tecrübemden bahis açmak isterim. Öncelikle, samimiyet denen şeyin ne kadar imkansıza yakın olduğunu bir kez daha, yeniden, yine, görmüş oldum. Diyelim böyle bir derlemeye türlü türlü nedenlerle karşısınız. Doğru bulmuyorsunuz. Ya da derlemenin kendisini beğenmediniz. Olabilir. Ama tabi böyle bir uğraşı yok saymak ne kadar anlaşılabilir. Ne kadar?

Uzatmadan, bu derlemede neden ve nasıl yer aldığımdan özlüce bahsedip derlemedeki öykümü sunacağım. Mesele benim açımdan kapanmış olacak.

Bu türden seçkilerde, yani halihazırda yazılmış metinlerden değil de bir konu/olay/kişi etrafında yeni yazılmış hatta yazılması istenmiş metinlerden bir derleme yaptığınızda, her zaman risk vardır. Ben okuyucu olarak söylüyorum bunu. Bu türden seçkilerde yer alan tüm öyküleri sevmezsiniz zaten, beğenmezsiniz. Bu mümkün mü ki! Birbirinden tamamıyla farklı bir sürü yazarın öyküsü bir arada. Hepsini sevdiyseniz, kendi okuyuculuğunuzdan kuşkuya düşün zaten. Bağzı Şeylere Öyküler de benim için böyle oldu. Bunun böyle olacağını da biliyordum. Ama bu böyle bir derlemede yer almama engel değildi elbette. Çünkü hasbelkader yazan biri olarak, alt üst olduğumuz bu olaylar zaten bir şekilde kalemimin ucuna gelmişti. Kadir Bey de bu derlemeden bahsedince, seve seve yer almak istedim. Kadir Bey’in düzgün ve sağlam bir iş çıkaracağına güvenmemdi beni rahatlatan.

Demem odur ki kitabın önsözünde de yazıldığı üzere, asıl öykü sokaklarda yazıldı zaten. Biz de bir iz düşmüş olduk. Gerisi lafügüzaftır efendim.


Ağaç Baharı

Ozan camı kapattı. Dışarıdan kan ve barut kokusu ve çığlıklar geliyordu. İçeri geçti. Halime’nin yanına uzandı, saçlarını geriye itip alnından öptü, kokusunu içine çekti, oh!
“Hala mı devam ediyor çatışmalar?” diye sordu Halime, yarı uykulu. Teni Ozan’a değdikçe daha bir mırıltıya dönüşüyordu sözcükleri.
***
Ağaçları Kurtarma Komitesi çok kayıp vermişti. Ölen arkadaşlarını harç yapıp kurdukları barikatlar yıkılmak üzereydi. İstilacı koku her yeri fethetmişti, gaz maskeleri olmayanların yüzünde engelleyemedikleri bir deformasyon oluşuyordu –ister istemez. Yaralılar güç bela barikatların arkasına taşınıyor, eldeki malzemeyle ilk yardım uygulanmaya çalışılıyordu. Doktor bulmak zordu; direnişi kırmak için ilaç şirketlerinin düzenledikleri tatil ve organizasyon boldu.
Hayvanlar çaresizdi, arada panik yüzünden ezildikleri oluyordu. Acı bir çığlık ve son nefes. Atılan fişekler de kuşları öldürmeye devam ediyordu. Hey şurdaki ağaç ne güzel, oraya uçsak ya…pat! Son Kuşlar’ı okuyan LBGTQ çapulcunun biri, heyecanla kalktı yerinden, Sait Faik hakkında bir şey keşfetmişti. Ve pat, düştü o da. “KADINA İBNEYE OROSPUYA KÜFRETME!” çıkartmasının üstünden kan sızıyordu.
Ozan’ın bakışlarından sızan kan kıllarla kaplı göğsüne sızdı tam bu sırada, Halime’nin saçlarına bulaştı.
Ellerinde silah ve elektrikli testere olan adamlar çemberi iyice daraltmışlardı. Bu saldıranların hepsi neden erkekti!?
Destek gelmiyordu. Sanatçılar da çekilmişlerdi kabuklarına. Sanatsal üretimin de bir tür direniş olduğunu sanıyorlardı. Ünlü bir öykücünün Son Ağaçlar adlı kitabı henüz çıkmıştı piyasaya. Oluşturulan stüdyo parkta tanıtım filmi çekiliyordu.
Halime’nin bacaklarından sızan kan yatakta birikmeye başlayınca irkildi Ozan.
Helikopterler iyice alçalmıştı. Ses rahatsız ediciydi. Televizyonlar, iki gün öncesinin olaylarını filtrelenmiş olarak veriyorlardı. Borsa iyiydi, ekonomi çıkıştaydı, millet müreffehti.
Bir daha: Ellerinde silah ve elektrikli testere olan adamlar çemberi iyice daraltmışlardı. Saldıranların hepsi neden erkekti?!
Ozan ve Halime birbirlerine baktılar. Elele tutuştular. Camları açtılar. Avaz avaz şiir okudular, farklı iki şiir okudular, ama aynı anda bitirdiler (Burada okuyucu istediği şiiri okuyabilir).
İşte o anda, bir şey oldu. TV kanalları “an itibarıyla” deprem olduğunu duyurdular. Oysa kimse bilmedi gerçeği, bir avuç çapulcuya inanmadı kimse. Ağaçlar köklerini de söküp barikatların önüne attılar kendilerini. Kol kola girmiş inançlı ve umutlu insanlar gibi saf tutmuşlardı. Her yer yeşil oldu. Ellerinde silahlar ve testereler olanlar kaçtı.
Güneş açtı, yağmur yağdı. Sonra tekrar oldu bunlar. Her şey az önce yeniden yaratılmış gibiydi.
***
Halime Ozan’ın elinden tuttu. Göz kırptı. Çalışma masasının üstündeki tüm kitapları attılar. “Unutmalı ne varsa!” dediler. “Yeniden, başka biçimde olmalı her şey.” Can Yücel’in karikatür posteri kıpırdadı sanki duvarda. Ozan Halime’nin memelerini avuçlayınca çapkınca gülümsedi mi ne sanki! Hişt, ayıp oluyor Baba!
***
“Ayıp oluyor baba!”
“Oğlum ne ayıbı, olanları anlatıyorum işte sana.”
Çınar, içerideki küçük odada her zamanki gibi masasının başında olan annesine koştu. “Anne ya, babama bir şey söyle. Ayıp ayıp şeyler anlatıyo bana. Öğretmen doğa sevgisiyle ilgili kompozisyon yazın dedi, ben nasıl yazayım bunları!”
Halime kucağına oturttu Çınar’ı, “Bak,” dedi, “sen bu şiiri biliyor musun?” Bilgisayar ekranına baktılar ikisi.
Ozan kapıda belirdi. “Hadi gel oğlum, bahçedeki ağaçlara su verelim. Bana inanmıyorsan onlar anlatsınlar sana direniş günlerini.”
Çınar, annesine baktı bir işaret almak için. Babasının yalan söylediğini biliyordu ama gene de dayanamadı. Çıktılar bahçeye.
Ağaçlar gülüyordu, sonbahar olmasına rağmen gülüyorlardı.


Onur Çalı


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …