Ana içeriğe atla

Yeni Başlayanlar İçin: Bir Sedatif Olarak Aşk


Woody Allen, filmlerinde dalgasını geçer psikiyatrlarla, “shrink” der onlara. Parodileştirir. Oysa modern ya da post-modern çağ insanının en çok muhatap olduğu yarı tanrılardır psikologlar, psikiyatrlar. Genellikle, halk arasında “ilaç dayamak” olarak adlandırılan işi yaparlar. Rahatlatırlar bizi, ağırlıklarımızdan kurtarırlar. Paramızı da alırlar epey, canları sağ olsun.
Ben de, sıkıntısı olan tüm insanlar gibi birçok şey deneyip psikiyatra gitmemek için epey direndikten sonra, bir arkadaşımın tavsiyesiyle (hep böyle olmaz mı) bir psikiyatra gittim. Klasik şeyler işte, yeni uğraşlar edinin, alkolü azaltın, vs. Benim için şaşırtıcı olan reçete oldu. “Size rahatlatıcı, sakinleştirici şeyler yazdım ama bu ilaçların yerine aşık da olabilirsiniz” demez mi!
Haydaaa!
Aslında çok haklıydı.

Adem Havva’ya aşık mıydı ya da Lilith’e? Peki ya bu iki kadın Adem’e? Öyle ya, aşk dediğimiz çift şeritli gidiş geliş yol değil ya? Karşılıklı olmayabilir. Ya da olmak zorunda mıdır? Peki “aşk” kelimesine ilk nerde rastlıyoruz insanlık olarak? Aşkın icadının tarihi ne acaba? (Since…?) Aşk kader mi yoksa keder mi? Sorular sorular.
Aslında aşk -tamamen bundan ibaret olmasa da- önünde sonunda bir mittir (boyun devrilsin Eros).
Buna mim koyup devam edelim.
Malumunuz hayat kısa, kuşlar uçuyor.
Aşka ilişkin sorulara boğulmak, aşk üzerine düşünmektense yaşamaya daha yakınızdır. Yaşadıklarımızdan bir şeyler öğrenip sonra unutup yeniden öğreniriz. Öğrendikçe daha az şaşırır, daha az heyecanlanmaya başlarız. Mı? Aşk hakkındaki en güzel şey, ne söyleseniz yanlış olmamasıdır. Hatta aşk hakkındaki yegane güzel şey bu olabilir. Mi?

Gelelim bizim piskiyatra. Adam haklı beyler. Peki, neden haklı?
Nasıl bir zamanda yaşadığımızı anlatmaya gerek yok sanırım. Kısaca özetlemek gerekirse: leş. Biraz açalım: uluslararası para örgütlerinin, silah üreticilerinin, çokuluslu şirketlerin yönettiği ama biz sıradan fanilerin kendi hayatımıza ve bizler hakkındaki kararlara müdahil olduğumuzu sandığımız bir kara komedi, trajedi. Yediğimiz gıdalardan tutun eşyalarımıza, ev içlerimize kadar manipüle edildiğimiz bir oyun. Yoksulluk, savaşlar, baskıcı/faşizan yönetimler, din savaşları gibi “makro” konulara girmiyorum bile. Orta sınıf ya da küçük burjuva yaşamından söz ediyorum.
İstediğimiz hayatları yaşayamadığımız, önümüze konulan ve planlanmış bir çizelgeyi takip ettiğimiz bir süre, hayat dediğimiz. Büyük şehirlerde, yalnızlaşmış bir şekilde yaşayıp hiçbir şeye vakit bulamayan zaman fakirleriyiz. Hafta sonu keyiflerimiz var. Facebook’umuz var. Ya ya.
İşte bu kıstırılmışlık içinde herkes bir deva arıyor. Piskiyatrlar ya da yatırlar. Ya da aşk. Evet aşk.
İşte tam bu noktada işler daha da ilginçleşiyor.
Herkes aşkı bulamamaktan yakınıyor. Malumunuz, Eros’un okunun ömrü çok uzun değil (Şimdi tam süre verip de polemiğe girmek istemiyorum ama hey dostum kısa olduğunu sen de çok iyi biliyorsun. Uzun süren ilişkiler gözünüzü yanıltmasın. O başka bir konu. Adı üstünde biz ilişkilerden değil, bizatihi aşkın kendisinden bahsediyoruz). Dolayısıyla, aşkı bulan da bulduğu andan itibaren kaybetmeye başlıyor aslında, geri sayım başlıyor.
Kadınlar memnun değil, erkekler memnun değil. Hetorolar, homolar, biseksüeller, aseksüeller, metroseksüeller…kimse memnun değil. Öyle görünüyor.
Tabi şunu da unutmamak lazım. Sürekli tüketmeye programlandığımız için ne kadar fazla aşık olursak o kadar iyi gibisinden gizli bir ajandamız da yok değil. Yani var. Özellikle erkekler. Kimse adına konuşmanın doğru olmayacağının farkındayım ama erkekler hakkında içeriden bilgi sızdırabilirim sanırım.
Kadınlar hakkında da yalnızca dış gözlemlerim olabilir. Hiç memnun değiller. Adam yok ortalıkta, diyen kadın arkadaşlarınız vardır sizin de. Ya da evlenmeden çocuk sahibi olmak isteyen.
Tüm bu baskı altında, erkekler evlenmemek, illa evleneceklerse de mümkün olduğunca geç evlenmek istiyorlar. Mümkün olduğunda tüketim yaptıktan sonra. Kadınlar da, ilginç bir şekilde, daha uzun süreli birliktelik ve evlilik peşindeler. Sonuç: hüsran, yine hüsran.
Öte yandan, aşk peşinde koşan biz zavallıların da samimiyetinden şüpheliyim. Aşk’tan herkes aynı şeyi anlamıyor. Aynı şeyleri beklemiyor. Dağ deviren Ferhat olası yok kimsenin. Herkesin bir düzeni var, bozmak istemiyor. Peki bu insanlara kimse aşkın yıkıcılığından bahsetmemiş mi? Galiba bahsetmemiş. İşte bu durumdaki insanlar için aşk, bir sedatif ilaçtan fazla bir şey ifade etmiyor aslında.

Neyse, ben psikiyatrın önerisini cebime koyup çıktım dükkanından. Fişimi aldım. Önce alışveriş sonra fiş. İyi dedim, kendi kendime, ilaçtan yırttık. Ama nasıl aşık olacağım, kim kaybetmiş ben bulacağım! Hayırlısı.

Aşk hakkında konuşmanın bir diğer güzel yanı da şu; ortaya karışık yapıp bırakabilirsiniz. Bir sonuca varmak zorunda değiliz.
Yine de virgüllü bir düğüm atmak gerekirse, öncelikle Bülent Somay’ın “Aşk Cinsellik ve Hayat Hakkında Bilmek İstemediğimiz Şeyler” alt başlıklı “Bir Şeyler Eksik” adlı kitabını hararetle tavsiye ederim. Sorularımız ve belki cevaplarımız çoğalır için.
Sonra iki düğüm daha atmak isterim. İki alıntı.
1. Angara pavyonlarının birinde tanıştığım bir kadın: Aşk yok be abicim, olsa bizim senle burada ne işimiz var? Bi kaldır başını, etrafına bak alla’sen. Ama aşk olsun! Aşk yoksa da aşk yapmıycaz demek değil ki ayol!

2. Türkçe’nin büyük şairlerinden İlhan Berk: Aşk sözcüğü yerini, anlamını dumura uğrattı. Sıradan bir sözcük gibi yerini her şeye açtı. Tanrı gibi varolup da var olamıyor artık. Hem aşkın varlığı da çok su götürür. Gerçekte aşk yoktur: Var kılmak istiyoruz. Bu hakkımız da. Başka bir şeyimiz yok çünkü.

Hakkımızsa madem, söke söke alırız değil mi?

Hakkınızı alana kadar aşk yapmayı ihmal etmeyin bari sevgili aşksızlar.

Ozan Çororo

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …