Ana içeriğe atla

Gamze Güller ile Söyleşi


Onur Çalı: Öncelikle tebrikler. “Beşinci Köşe” adlı kitabın ile Orhan Kemal Öykü Ödülünü kazandın. Bu ödülü alan arkadaşlarım çoğalmaya başladı : ) Latifesi bir yana, bu ödül özelinde ve genel olarak edebiyatta ödül mefhumu hakkında neler söylemek istersin?

Çok teşekkür ederim. Dediğin gibi bu ödülü arkadaşlarımla paylaşmak benim için de çok onur verici. Bu nedenle mutluluğum ikiye katlandı. Galiba Ankara artık sesini duyuruyor yavaş yavaş. Önce bu ödülün özelinde hissettiklerimden bahsedeyim. Orhan Kemal gibi önemli bir yazar adına verilen bir ödülü almak gerçekten gurur verdi bana. Bunu, taşımam gereken bir sorumluluk olarak da görüyorum. Ama genel anlamda ödül kavramı çok da ciddiye alınmamalı bence. Bir ödül kazanmanın en güzel yanı yazmış olduğun şeylerin değerinin anlaşılması. Ama yazılmış ve paylaşılmış her şey geride kalıyor. Şimdi önemli olan bundan sonra yazacaklarım. Ödül alalım ya da almayalım, yazmak, okura karşı büyük bir sorumluluk. Her yazdığımız yeni şeyde bir öncekinin ötesine geçme kaygısı taşıyoruz. Bunu hem kendimize hem de okura borçluyuz. Son yıllarda bazı ödüllerin hep bazı çevrelerce paylaşıldığının, hatta başvurmanın boşuna olacağının konuşulduğuna tanık oluyoruz. Bunlar olup biterken Ankaralı yazarlar olarak sesimizi duyurabilmek, biz de buradayız diyebilmek önemli. Büyük yayınevi-küçük yayınevi, İstanbul-Anadolu gibi ayrımlar edebiyatta gereğinden fazla yer tutuyor. Buna direnebilmek ve her şeye rağmen yazmaktan kopmamak gerek. İyi edebiyatın değeri gün gelir mutlaka anlaşılır.

“İçimdeki Kalabalık” kitabın beni çok etkilemişti. Kadın dili/dişil dil gibi şeylerle uğraşıyordum o sırada. Tezimde de öykülerinden örnekler vermiştim. “Gel Pisi Pisi” hala aklımdadır, kadınların ev içlerinde ömür tüketişinin çok incelikli bir anlatımıdır bana göre.

Aslı Erdoğan yakınlardaki bir söyleşisinde şöyle diyor: “Kadınlık deneyimini bildiğimi bile sanmıyordum, ama bir kitabı güçlü kılan şeyler çoğu zaman yazarının bile farkında olmadığı şeylerdir.” Senin için de böyle midir? Yoksa kadınların bu kadar ötekileştirdiği, baskılandığı ve şiddete maruz kaldığı bir dünyada, bu konuda bir sorumluluk hissediyor musun?

İçimdeki Kalabalık’ta kadın öyküleri daha fazlaydı. Ama edebiyatta samimiyet kaygısı güden herkes, önünde sonunda kendinden yola çıkarak yazar. Bu da kadın bir yazarın kadınları daha iyi anlaması ve anlatması demek. Fakat yazarken böyle bir ayrım yok kafamda. Hatta “kadın yazar” ifadesini ayrıştırıcı buluyorum. Elbette bir kadın olarak yazıyorum, o zaman yapmam gereken dişil bakış açısını yitirmemektir. Maalesef edebiyat da pek çok diğer alan gibi erkek egemenliğinde ve güdümünde. Ben inşaat işinde de çok benzer şeyler yaşadım. “Elinin hamuruyla erkek işinde olmak” klişesi ne yazık ki yıkılması ve aşılması en zor şeylerden biri. Kadınlar kendilerini kabul ettirebilmek için ister istemez dişil yönlerini bastırıyorlar ve dünyayı, erkeklerin onların görmelerini istediği şekilde algılamaya başlıyorlar. Bu mücadele bir süre sonra iş yapışlarına da yazılarına da yansıyor. Kadınlar kendilerini, erkeklerin onları anlatırken kullandığı ifadelerle var etmeye başlıyorlar ve erkek egemen anlatımın içine giriyorlar. Oysa dişil dil diye bir şey yok. Bir kadın olarak, dünyayı algıladığımız şekilde anlatmak cesareti var yalnızca. Bu konuda Aslı Erdoğan’a katılıyorum. Bu, bilinçli bir söylem oluşturma çabası değil, olduğu gibi ortaya çıkma yetisi. Keşke bütün kadınlar gerçek feminizmin bu olduğunu anlasa… Kadınların bugün içinde bulunduğu durum gerçekten üzücü. Üstelik yaşadıkları yalnızca kaba şiddet değil. Hayatın ince, kırılgan anlarında da eziliyor ve hırpalanıyorlar. Baskılanıyorlar, yok sayılıyorlar ve itibarsızlaştırılıyorlar. Bu konuda yalnız biz kadınların değil, erkeklerin de sorumluluk taşıması gerekli. Duyarlı olan, farkındalığı yüksek bütün bireylerin ve özellikle yazarların sesini yükseltmesi gerek.


Geçenlerde bir arkadaşım, öyküyü yalnızca öykü yazan/yazmak isteyen dar bir çevrenin okuduğundan bahsetti. Ben de şairlerin şiir okumadığı gerçeğini hatırlatarak teselli verdim ona. Gerçekten de “okumadan yazmak” eğilimi yükselişte gibi. Bu eğilimin yükselmesinde “yazar” olmanın, yazmanın öğretilebileceği düşüncesini destekleyen atölyelerin, yazarlık programlarının etkisi nedir sence?

Okumadan yazmaya çalışmak sanırım her dönemin sorunu. Atölyeler bu konuda insanları cesaretlendiriyor olabilir elbette. Ama iyi bir programı olan ve bütünlüklü bir algı yaratmaya çalışan atölyelerde yazma ve okumanın ağırlığı eşittir. Biz, atölyelerimize katılan arkadaşlarımıza daha ilk günden, yazmanın öğretilemeyeceğini fakat öğrenilebileceğini söylüyoruz. Bize düşen, yazmak isteyenlerin kendi yollarını ve seslerini bulmalarını sağlamak. Bir atölyenin herkesi yazar yapmak gibi bir iddiası olamaz, olmamalı. Bu iddiada olan bir atölyeden yazar değil aktarıcı çıkar ancak. Edebiyatı bu kadar hafife almamak gerek. Ama yazmak için cesaretini toplamak isteyen, nereden başlayacağını bilemeyenler için gerçekten faydalı olacaktır. Ben de atölye kökenliyim ve bundan çok memnunum. En önemlisi katılmak istenen atölyenin programını dikkatle incelemek ve yeterliliğinden, ciddiyetinden emin olmak.


Öykü az okunuyor diyoruz ama öte yandan öykünün uyandığı, yükselişe geçtiği gibi değerlendirmeler yapılıyor. Cemil Kavukçu da “öykünün arka bahçesi” olarak adlandırdığı yarışmalarda okuduğu iyi öykülerden bahsedip öyküde bir yükselme dönemine girdiğimizi yazdı. Sence böyle bir yükseliş var mı ya da varsa bile bu yükseliş neye karşılık geliyor, ne anlam ifade ediyor?

Öykünün yükselişte olduğu fikrine katılıyorum. En azından öykü yazmaya çalışan ve okuyanların arttığını kendi çevremden de izliyorum. Bence bunda atölyelerin yaygınlaşması önemli bir rol oynuyor. İnsanlar yazmanın, okumanın değerini daha iyi anlıyor ve kendileri gibi düşünenlerle tanışma, bir arada olma fırsatı yakalıyorlar. Bir diğer önemli etken de genç yazarların seslerini duyurabilmeye başlamaları. Eskiden dergiler, yayınevleri, hatta bahsettiğimiz yarışmalar bile gençlere mesafeliydi. Ustalık kutsanıyor, gençlik küçümseniyordu. Oysa şimdi çok genç yazarlar önemli başarılar kazanıyor, seslerini duyuruyorlar. Bu kör algıyı en iyi bildikleri enstrümanla, internet ve sosyal medya yardımıyla kırdılar. Artık kimse yazdıklarına ilgisiz kalamıyor. Seslerini yükseltiyor ve edebiyatı içinde bulunduğu uyuşukluktan çekip çıkarıyorlar. Daha cesaretliler, yeniliklerden korkmuyorlar. Çünkü geldikleri yeri kaybetmekten korkarak yeniye mesafeli duran yazarlardan farklılar. Kaybedecek bir şeyleri yok. Üstelik birbirlerini anlıyor ve destek oluyorlar. Eskilerin çekişmesi ve egoları yok onlarda. Umarım bunu hiç kaybetmezler. Olgunlaştıkça daha da iyi şeyler yazacaklarını düşünüyorum. Çünkü bu yeniliklerin üzerine yaşanmışlıklar da eklenecek ileride.

Bir toplumsal kalkışma yaşadık. Böyle durumlarda genelde şairler en hızlı reaksiyon gösterenler olur edebiyat camiasında. Ancak bu sefer öykücüler oldu sanki. Kadir Yüksel’in hazırladığı “Bağzı Şeylere Öyküler”e sen de katkıda bulundun. Bu kitapla ilgili eleştiriler de oldu. Bu süreç ve sonrası hakkındaki gözlemlerin, düşüncelerin nedir?

Herhalde yaşadığımız, son yılların en çok ses getiren ve toplumsal anlamda karşılığını en iyi bulan olaylarından biriydi. Bunun bir parçası olmak, tarihe tanıklık etmek aslında. Bu nedenle bu konuda yazılan/çizilen her şeyi önemsiyorum. Bunu edebiyat kaygısının ötesinde, tarihe not düşmek olarak da görüyorum. Kadir Yüksel bu derleme için benden öykü istediğinde önce çekindim. İçimde dinlendirip hesaplaşmadan yazamayanlardanım. Bu denli sıcak şeyleri hemen yazmaya mesafeli dururum. Üstelik bu daha önce yazdığım her şeyden daha sıcaktı. Belki de bu nedenle korktuğum olmadı, severek ve hissederek yazdım. Kitap hakkındaki eleştirilere gelince; elbette bu kadar kısa sürede yazılan, üretilen işleri demlendirmeye fırsat olmaz. Önümüzde daha uzun zaman olsaydı hepimiz yazdıklarımızın üzerinden defalarca geçer, bazı şeyleri değiştirirdik belki de. Ama o zaman yazdıklarımız bu kadar içten olur muydu bilmem. Bunlar gerçek duygularımız, hesap kitap yok, hatta sansür yok. Bu nedenle tarihe canlı bir kayıt düştük. Elbette üzerinden zaman geçtikçe bu konuda pek çok sanat eseri üretilecektir. Bu yazılanlardan çok daha iyileri yazılacaktır. Hatta belki biz de yazacağız. Ama yine de bu yazdıklarımızın yeri ayrı olacak.

Bir şakayla bitirelim: Ne zaman roman yazacaksın? Şaka bir yana, üzerinde çalıştığın öyküler ya da yeni bir dosya var mı?

Güzel soru! Bir gün roman yazar mıyım bilmiyorum. Anlatmak istediğim şey bir öyküye sığmazsa roman da yazabilirim, novella da. Her fikrin, duygunun kendi türünü de beraberinde getirdiğini düşünüyorum. Ama bugün için öykü bana yetiyor : ) Üzerinde çalıştığım yeni öyküler var. Bir dosyaya ne zaman dönüşürler bilemem. Çok acele de etmiyorum zaten. Gün gelecek olgunlaşacak ve tamamlanacaklar.  


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…