Ana içeriğe atla

Kendimin Kendisi


Pavyonların önünden geçip Hamamönü’ne geliyorum. Yitik Cennet, Yalıkent, Lale, Parlement. Sonra başka dükkanlar. İsimlere takılıyorum uzun süre. Afişlere, ilanlara. Bir şeyler okursam hafiflerim diye düşünüyorum alışkanlıkla.

Hamamönü’nden geçip restore edilen evlerin, çalışan işçilerin ve kedilerin arasından yokuşa vuruyorum kendimi. Sigaramı hiç söndürmüyorum. Bir de telefonla konuşunca devam edemiyorum daha fazla, kaldırıma oturuveriyorum. Oturduğum yerden karşıdaki antikacı-cafe’nin içi görünüyor. Orta yaşlı bir kadın, zevkli iç tasarım, etrafta kediler. Şablon hayallerden biri daha. Kimi dinlesem aynı naylon hayaller. Sahil kasabasında labirent yaşamlar, ev yemekleri dükkanları ya da kitapçı-kafeler. Bu kadar mı kıstırdılar bizi. Birden bir sıkıntı çörekleniyor. Kendimden başlayarak herkes için üzülmeye başlıyorum. Çok tehlikeli bu. Kaleye çıktığımda içecektim ama böyle giderse hemen bir büfe bulmam gerekecek. Zorlukla doğrulup devam ediyorum. Yürümek o an dünyanın en zor şeyi. Vücudumun her yerinde ağrı var. Yığılıp kalsam kaldırımda, kimse beni fark etmese, çürüsem kendi kendime. 


Sonra birden yaşlı bir adam görüyorum. Şiddeti gittikçe artan bir öksürük nöbetine tutuluyor. Gazeteye sarılmış somun elinden düştü düşecek. Kızarıyor, gözlerinden yaş geliyor. Bir an, kısacık bir an, o adamın ben olduğunu düşünüyorum. Otuz yıl sonraki benmişim. Öksürük biraz aman verince başını kaldırıyor. Göz göze geliyoruz. Belki o da bana kendisinin geçmişiyle karşılaşması gibi bakıyordur. Rahatsız oluyorum. Tedirgin. Biraz daha oyalanırsam yanına çöküp koyuvereceğim kendimi. Adımlarımı hızlandırıyorum. Nefes nefese. Bir sürü ıvır zıvır satan dükkanlarından arasından sonunda hedefime varıyorum. Mezesi Ankara manzarası olan içkimden içiyorum şimdi. Ne içtiğimin hiç önemi yok. Zaten üç içkiyi karıştırmadan duramam, biliyorum. Ama müstakbel kendimi atamıyorum kafamdan. Türlü senaryolar yazıyorum ona. Kıyafetler biçiyorum. Meslekler edindiriyorum. Evlendirip boşandırıyorum. Sonra yeniden evlendiriyorum. Çocuğu olsun mu, var mı acaba? Daha fazla dayanamıyorum, iki içkide bırakıyorum. Hızlı adımlarla geleceğime yürüyorum, bakıyorum, yok.



Ahmet O. Erkan

Yorumlar

  1. Çok çarpıcı, içime işledi...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkürler. Gençlikte herkes böyle midir bilmiyorum, nedense, erken ölecekmişim gibi geliyor. Belki o zaman bununla hatırlanırım :) Sevgiyle.

      Sil
    2. Güzel yüreklim benim... Yüreği güzel, bakışı güzel Onur'um :)

      Sil
    3. Öykü,sizin diğer öykülerinize pek benzemiyor,o nedenle de twitterdan sormuştum sizin olup olmadığını.

      Akılda kalan,keskin bir karşılaşma anı.Metnin olat örgüsünün devam etmemesi,herhangi bir konuşma ya da uzun ayrıntı olmaması o çarpan keskin anın etkisini arttırıyor.Elinize sağlık

      Cihan Başbuğ

      Sil
    4. Teşekkür ederim. Aslında çok öykü gibi değil de, iç dökme gibi düşünmüştüm biraz bunu. Belki o yüzden farklı olmuştur. Fotoğraftaki kişi benim, 3-4 sene önce çekilmiş bir fotoğraf. O zamandan beri aklımdaydı bu amca ve ben. Benamca ve o. Sevgiyle.

      Sil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…