Ana içeriğe atla

Kese


Adam, gözlerini iyice kısarak seyrettiği televizyondaki spikerin, ekrandan dışarı  düşecekmiş gibi duruşuna takılmış gibiydi. Spiker kâğıtlara gömüldükçe, adam da orta sehpanın üzerine doğru eğildi. Neden sonra, çenesi cam vazoya değdiğinde birden uykudan uyanır gibi sıçradı. Yine televizyona dalmıştı işte, yine bir boşluğa düşer gibi düşmüştü kara kutunun içine. Ne savruktu! Ne savruk yaşıyordu. Televizyon başında geçirdiği onca zamanı düşününce korkunç bir yaratık geldi gözünün önüne. Boşa geçmiş zamanların birikmesiyle ortaya çıkan bu korkunç yaratığın gölgesi içini daralttı. Yakasındaki düğmelerden birini açarak rahatlamaya çalışırken, mızıklanıp duran yaramaz bir çocuk gibi yerinde duramayıp bir koltuktan diğerine uzandı.

Kadın, kahvaltı sofrasını hazırlarken ağır çekim bir video kaydı gibiydi; alabildiğince telaşsız ve rahat. Salatalıklar halkalanmış, domatesler tek sıra halinde yerini almıştı. Âdeta askerî bir disiplinle tabağın kenarlarını dolduran bu düzenli birliğin başına bir komutan şarttı. Birkaç dal maydonoz bu görevi üstlenerek, tabağın tam ortasına kuruldu. Masa üzerine dizilmiş tabakların içine sırayla; beyaz peynir, yeşilli-siyahlı zeytin, zeytinin yanıbaşına küçük bir sosluk içerisinde zeytinyağı ve kekik, bir ön sıradaki tabağa reçel, yanındakine ise bal ile terayağ eklenmişti. Ekmekler de kızarınca, kahvaltı sofrası tamamlanmış olacaktı.

Adam, kızarmış ekmek kokusunu alır almaz masaya oturdu. Tabakları bir bir gözden geçirirken eksik arar gibiydi. Bulamayınca durdu, ekmekler nerede kalmıştı. Tam ağzını açıp, kapıya doğru seslenecekken önüne konan ekmek sepetiyle sendeledi. Bu düzen, bu aksamadan devam eden yolculuk hali, son zamanlarda keyfini kaçırmaya başlamıştı. Ben ağzımı açıp şöyle dolu dolu bağıramayacak mıyım, der gibi baktı kadına. Kadın, bu dediğin olmayacak duaya amin, diye cevapladı gözleriyle. Başlarını öne eğip rutin Pazar kahvaltısının sessizliğine gömüldüler.

Kadın, her Pazar oynadığı bu oyundan diskalifiye olmayı bekleyen bir oyuncu gibi, sırayla masaya yerleştirdiği kahvaltı tabakları arasında gezdirdi bakışlarını. Her Pazar aynı şey, diye düşündü. Belki de adam haklıydı. Belki domatesleri biraz daha kalın dilimlese, yahut balı tereyağıyla ayrı tabaklarda getirse, ya da ekmekleri bir defalığına yaksa, düzen bir defaya mahsus bozulabilirdi. Ve belki bozulan düzenle birlikte, sessiz beraberliklerine ses, redsiz kabullenişlerine red gelirdi. Kadın peynir tabağına uzandı, bir dilim peynirin yarısını önündeki tabağa aldı. Sıra adamdaydı. Adam da tabakta kalan yarım peyniri kendi tabağına alarak düzene yenik düşmüştü. Her ikisi de biliyordu aslında, bu böyleydi. Böyle gider miydi?
Adam, dün gece korkunç bir rüya görmüştü. Rüyasında bir hamamın soğukluğundaydı. Az sonra geniş sofaya açılacak kapının önünde, kapı eşiğinden ayaklarının altına doğru hızla akan buharın sıcaklığıyla adeta eriyordu. İçeride, kurnalara dolan suyun şakırtılı sesiyle, hamamtaslarının gümbürtüsü birleşmiş, aralarında bir dil kurmaya çalışırcasına bağırıyorlardı. Adam, kapıyı açarken çıkan gıcırtıdan ürkmüştü. Başını kaldırınca kapı eşiğinde gördüğü tellak, elindeki keseyi işaret ederek sesleniyordu: Tüm kirlerinden arınmaya! Bu ses, yerin ve göğün birleştiği yerden ya da okyanusların dibinden geliyordu sanki. Adam keseye baktı, kapkaraydı. Kimbilir kimleri temizlemişti daha önce... Adam keseye baktı, kese daha da büyüdü. Adam sustukça dev gürledi. Dev gürledikçe adam kirlendi. Tellak sanki bir devdi.

Kadın, reçel tabağına uzanırken elinin üzerindeki kırışıklıkları farketti. Bir buruşuk kâğıt gibiydi şimdi elleri. Bir zamanlar bir mektuba, bir zarfa yakışan o zarif elleri. İki beyaz güvercindi de sanki, bir kafesin içine kapatılıp kalmıştı. Elleri, hapishanede volta atar gibi, kendi çevresinde döne döne kocaman bir boşluk oluşturdu. Boşluk her gün büyürken, tek bir an farkedilmeyi bekledi. Adam, ne o elleri ne de o boşluğu gör. Uçurum kenarına gelen kör olsa sezerdi tehlikeyi. Kadın ellerini birbirine kenetleyecekken durdu. Uçurumun kenarından baktı adamın gözlerine. Yıllardır gördüğünün aksine, bu sabah farkettiği şey düşündürdü kadını. Aklının köşesine yazdı: Adama göre kadın ne kadar çok, kadına göre adam ne kadar azdı!

Adam, tekrarlandıkça büyüyecek seslerden bahsediyordu gözleriyle. Kadın, tekrarlandıkça küçülecek... Hep ayrı şeyi görüyoruz aynı noktadan, diye iç geçirdiler. Çünkü, aynı şeye ayrı noktalardan bakıyorsunuz, dedi masanın üzerindekiler. Adamın tabağında, iki zeytin, çatalın ucuyla alınmış bir peynir ve iki dilim domates vardı. Kadının tabağı olduğu gibi duruyordu; bir dilim kızarmış ekmek, yarım dilim peynir, üç zeytin. Dilinde yıllardır beklemekten ekşimiş, yenilir yutulur cinsten olmayan o sözün bıraktığı kekremsi tat. Dilinin ucunda büyüyen o kelimenin eli kalem tutuyor olmalıydı. İçindeki sayfaları tüketiyor, tükettikçe çoğalıyordu. Ben, diyordu aslında o kelimenin kuyusunu kazarım. Ah bir dilim dönse! Dönerken bir değirmen olsa, öğütse öğütse o ismi. Toz etse!

Birden, ani bir iç çekiş gibi, bir âh'ı göğüs kafesinde büyütüp dudaklarından dışarı salar gibi, bir tek an düşünmeden önündeki tabağı kaptığı gibi karşı duvara fırlattı. Beyaz tabağın duvara çarpışı ile yere kapaklanışı arasındaki boşlukta, tabağındaki son zeytini yemekte olan adam, acı bir öksürükle tıkandı. Zeytinin çekirdeği boğazına takılmıştı. Eliyle masanın sonundaki su dolu bardağı işaret ederken kızarmaya başlayan yüzündeki hatlardan yayılan endişe, kadının ayağına takılsın istedi. Böylelikle sendeleyecek ve kendisini farkedecekti. Kadın, duvara takılı bakışını adama çevirmedi.

Adam, son bir hamleyle tekrar kadına masanın üzerindeki suyu işaret etti. Kadın bir yerde takılmış gibiydi. Ritim şaşmıştı işte, düzen bir defaya mahsus bozulmuştu. Enstrümanlar şaşkın! Denge yoktu artık. Terazinin keselerinden biri yere kapaklanmışken, diğeri öylece havada kalakalmıştı. Bu kez olmuştu işte, küçülmüştü aralarındaki dev boşluk. Eriyip kaybolmuştu bir anlık dengesizlikte.

Kadın, duvara baktıkça baktı. Adam dibe battıkça battı.

Son bir öksürük duyar gibi olmuştu kadın, merdivenleri koşar adım inerken. Yalapşap giydiği mantosunun eteklerine basa basa atlıyordu basamakları üçer beşer. Kadın kaçıyordu. Bir çırpınıştan bir feraha, bir dertten bir devaya, bir gerçekten bir rüyaya.

Caddenin, her iki tarafı ışıltılı bir göl gibi hızlıca akan insan kalabalığının içinden sessizce geçerken, yüzünde beliren eğri bir gülümseme olmuştu.

Belli belirsiz sayıkladı: Keşke hepsi bir rüya olsa.

İçinden tekrarladı: Biri şu aklıma güzel bir kese atsa!


Esra Özdemir Demirci


Öykü, Hece Öykü Dergisinin 44. sayısında (Nisan – Mayıs 2011) yayımlanmıştır.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …