Ana içeriğe atla

Necati Tosuner ile Söyleşi

“Yani, şunu demek istiyorum: Şimşek düşecekse, ben buradayım! Kitabın sonunda okuyanın ‘Vay be!’ demesini istiyorum.”


Zeynep Sönmez: 2010’da edebiyatta 45. yılınızı dolduruyorsunuz. Bir yazar olarak, yazın içindeki yolculuğunuzda yazı yoluyla değişmek, dönüşmek bağlamında neler söylersiniz?

Necati Tosuner: Zeynep Hanım, sorularınızı günlerdir yanıtlayamadığım için beni bağışlayınız. “Öykü Teknesi”nde yer almak istemez miyim?.. Hiç istemez olur muyum!.. Peki, niçin böyle oldu?.. Son yıl pek iyi geçmedi. 132 gün sonra sigaraya yeniden başladım. Gençliği birçok şeye direnmekle geçen Necati’ye yakışıyor mu bu yılgınlık! Ciğerlerim içeriden –de– küçülüyor. Hastanelerde sürüneceğim de kesin… Eskiden de üç adım atlayamazdım ama üç adım yürüyemez oldum şimdi. Bir zamanlar “Armağan” diye bir öykü yazmıştım. Haldun Taner Ödülü’nü getirmişti bana. Sigara konusunu onunla kapatmıştım, -sözde. Son kitabım “Kasırganın Gözü”nde yalnızca şöyle geçer: Karşıdan biri geliyordur. Adam, yarın bırakacakmış gibi içiyordur sigarayı.

Yaşadığım “yenilginlik” duygusunda, elim yazmaya da gitmiyor. Koca yıl geçti, –böyle diyorum çünkü 65’ten sonra yıllar daha da büyüyor insanın gözünde– bir arkadaşımın öyküleri için bir inceleme yazmaktan başka, hiçbir şey yazamadım.

Yok, küskün değilim. Yazmamak gibi bir karar da almadım. Mehmet Taner, “Bir doktora görünmek fikri…” derdi. Bir o eksik kaldı!

Gerçekte, 1 Şubat 2013’te Necati Tosuner yazarlıkta 50 yılı geride bırakmış olacak.

Peki, ben nerede ve nasıl olacağım?.. Türkiye, nasıl bir Türkiye olacak?.. Niçin üç yıl sonraki gelecek, böylesine kaygı verici?.. Niçin dürbünün tersiyle bakıyorum 2013’e?.. Üstelik, onu uzaklaştırmaya çalışmak beni avutmaya yetmiyorken…

Yazmak.. yazarak anlatmanın bilinçle edinilen tutkusu. Tutku.. yazıyor olma sevinci. O “yazıyor olma” sevincine erişme dürtüsü. Ve, bir zamanlar bir şeyler yazmış olmak.. bir huzurevi rahatlığı!

Geçen onca yıla dönüp baktığınızda yazıya, yazmaya veya edebiyat dünyasına ilişkin pişmanlıklarınız var mı? Eksik kaldığını duyumsadığınız, “Şimdi olsa başka türlü olurdu.” dedikleriniz?

Kişi olarak, “keşke” demeyi pek sevmem. “Sancı.. Sancı…”daki Osman gibi: “Yaşanılmış olan yaşanmıştır!” Buna yürekten inanırım. Ayrıca, şunu da bilirim: “Keşke”deki öteki yol, ileride kişiyi hangi sapaklara götürecek, belli mi?.. Değil.

Okudukça’da söylemiştim, bir kez de burada anayım… Necati Tosuner’i ve yazarlığını şu şarkıyla tanımlamak yanlış olmaz: “Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler…”

Evet, şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler, ve ben onları yine öyle kaybetsem!

Uzun yıllar boyunca Almanya’da yaşadınız. Bu yılların öykücülüğünüze etkileri neler oldu?

Gençken, 2,5 yıl Almanya’da kalmıştım. “Sancı.. Sancı…”yı yazdıktan sonra döndüm. “Sisli”deki Almanya öyküleri de o zamanlarda yazılmıştır. Daha sonra yazdıklarımda da oradan esintiler yer alır. Yazarlığımın ilk döneminde, yazdıklarımla yaşadıklarım arasında sıkı bir bağlantı vardır. Almanya, yeni bir mutfak zenginliği sağlamıştır bana. Daha da önemlisi, benim “kaporta” durumundan kaynaklanan bazı sıkıntılarımı çözümleyişimde, yardımı olmuştur. Bu da sonradan yazacaklarımı etkilemiştir.

Kanguru Kültür ve Sanat Merkezi’ndeki söyleşinizde, “Ben her zaman toplumdan, emekten yana oldum ama kendimle derdimi yazdım.” demiştiniz. Genelleştirerek sorarsam, size göre sanatçının ideolojik/politik duruşunun sanatındaki yeri nedir, nasıl olmalıdır?

O zamanlar, toplumcu edebiyat anlayışı egemendi. Genç yazar için, egemen anlayışı seçmek, onun yazarlığına varlık kazandırmakta gidilecek daha kolay bir yoldur. Ben kolay olmayanı seçtim. Yazdıklarım “bireyci” olarak nitelendirildi. Oysa, ben o “kambur” öykülerini, kamburlar okusun diye yazmadım ki!..

Bugün, iyi ki onları yazmışım diye düşünüyorum. Aradan geçen bunca yıl şunu gösterdi: Geçerli bir edebiyat anlayışından yana olmak, kişinin iyi yazar olmasına yetmeyebiliyor.

O genellemeden bir şey çıkmaz. Çünkü, yazarlık farklı olmaya dayanır.

Kısa ve yoğun yazmayı sevdiğinizi biliyoruz. Kısa öyküye, “on gram pamuk değil, on gram demir” olarak baktığınızı da. Günümüzde giderek önem kazanan ve dikkat çeken bir tür olarak kısa öykünün geleceğiyle ilgili düşünceleriniz nelerdir?

Gerçekte, uzun öyküler de yazdım. Öyle olması gerektiği için uzundu. Aktarılmak istenin oylumu, olayın süresi belirliyor buradaki uzunluğu. Bir bakalım, çizdiğimiz genel çerçeve sağlam mı?..

Yazarlığa yeni ısındığım yıllarda, Varlık’ta bir öykü okumuştum. O zamanlar Varlık büyük boy ve 3 sütun olarak çıkıyordu. Öyküyü okudum, güzel bitiyor… Sayfayı çevirdim.. a, öykü devam etmekte! O günden beri hep sakınırım sözü uzatmış olmaktan. Olayın gerçekliğinden bile vazgeçebilirim öykü gereken yerde bitsin diye.

Yazmak kalemle olur ama makas da gerektirir, -buna inanırım. Yazdıklarıma acımasız davranmaktan zevk de alırım. Böyle yazınca içime siniyor. Olmadı, yırtar atarım!

İnsan bir başkasına bir şeyi anlatmak istiyor mu, -öyküdür. Adı başka bir şey olmuş olsa bile…

Türler arasındaki geçirgenliğe inancınız, öykünün şiire daha yakın durduğuna ve durması gerektiğine ilişkin görüşünüz de belirgin. Bunun yanında, özellikle son romanınız “Kasırganın Gözü”nde şiir, kısa öykü, uzun öykü ve romana uzanan biçimde türlerin biraradalığından bahsedilebileceğini düşünüyorum.

Evet, deneme ve tiyatro metni de orada, küçük ilan da… “Kasırganın Gözü” –o 70 sayfalık roman– iki yılımı aldı. Yazarın yazdığı daha önce yazdığına benzemeli, -mi?.. Çıtayı iyice yükseltiyorsa, peki. Bence, benzemese daha iyi.

“Kasırganın Gözü”nü biçimleyen deneysellik görünümünün yazar için taşıdığı risk ortada zaten… Ama, ben onun hamalı olmaya can attım bile bile. “Ben bunu nasıl anlatmalıyım?” sorusunun vardığı yerdedir “Kasırganın Gözü”. Söylemek istediğim için aradığım çarpıcılığa ulaştığıma inanıyorum.

Kitabınızın roman olmadığına ilişkin kimi eleştirilerle ilgili düşünceleriniz neler?

“Kasırganın Gözü”nde Necati Tosuner romanın adından başlayarak yer yer hınzırlık yaptıysa, eleştirenlerin de bir hınzırlık yapma hakkı doğuyor demektir. Yeter ki içtenlik olsun, başka bir şey istemiyor yazarınız!

Attilâ İlhan Ödülü’nü kazandı, biliyorsunuz. Ödül, “roman” ödülüydü.

Romanda, “Bu yazdıklarım için ‘roman değil’ diyen biri olacaksa, şimdiden bıraksın okumayı! Benim için artık çok geç. Okuyan geç kalmış değil…” diyerek, okumanın yoruma açık niteliğine vurgu yapıyor, kararı okura bırakıyor; bir yerde, inisiyatifin okurda olduğunu hatırlatıyorsunuz. Neden böyle bir girişimde bulundunuz, hele de başta değil, tam da ortasında romanın?

Yani, şunu demek istiyorum: Şimşek düşecekse, ben buradayım! Kitabın sonunda okuyanın “Vay be!” demesini istiyorum.

Okura okuduğunun roman olduğunun hatırlatılmasını bir üstkurmaca, deneysel bir tavır olarak algılarsak, edebiyatta deneysellikle ilgili görüşlerinizi de bu bağlamda öğrenmek isteriz.

Deneysellik, oyuncak üretimi değildir. Bir zorunlu işlevselliği bünyesinde taşımalıdır. Öyle gerektiği için öyle olmalıdır. Öyle olmak zorunda olmalıdır.

Şöyle özetlenebilir: Dikkat cam!

Teşekkür ederiz.



Bu söyleşi, Öykü Teknesi dergisinin Mart-Nisan 2010 tarihli 14. sayısında yayımlanmıştır.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …