Ana içeriğe atla

Beklerken…


Şehrin sokaklarını arşınlayan yaşlı bir kadın… Neden gözüme takılmış olabileceğini düşündüm de belki üzerindeki paltonun mavisi çağırmıştı beni. Bir şeyler aranır gibi gözlerini hafifçe kısarak bakar mı insan evlerin suretlerine? Bakar. Oturduğum kafenin hemen önünden geçerken herkes gibiydi aslında. Sokağı sokak yapan parçalardan herhangi biriydi. Çayımı yudumlayıp ısınırken, olanca maviliğiyle geçivermişti önümden. Hemen ardında tombul bir sokak kedisi eşlik ediyordu ona. Farkında bile değildi durumun. Kedi, kadında bir koku; kadınsa geçmişten bir yüz arandı belki de kapılarda ve öylesine aynılaştılar ki o an, kediden kadına açılan bir koridor olduğuna yemin edebilirdim. Hani zamanın bükülebildiğinden bahseder ya bazı adamlar…

Kendine sadık bir kış günü; yüz kesen bir soğuk, sokakta gürültü patırtı… Biraz ilerde soğuktan pembeleşmiş yanaklarıyla mendil satan çocuklar, kestanecinin dalgınlıkla yaktığı kestaneleri topluyorlar yerden. Kestaneci küfrü basınca da kaçışıyorlar hep birden. Adam zararda, maşayla kovalıyor çocukları. Başımı çevirdiğimde yaşlı kadın yok oluyor. Şu beyaz Rum evinin tam da önünde durmuyor muydu az önce? Belki eve girmiştir, orasıdır aradığı yer. Kedi de yok.

“Çay ister misin abla? ” diyen bir ses bölüyor düşüncemi. Kafa sallıyorum.

“Şekerleri alabilirsin, kullanmıyorum.”

O an kullanmadığım ne varsa sıralamak geçiyor içimden. Kullanamadığım her şeyi; hakkını veremediğim aşkı, zamanı… Çaycının boşları almaktan öte bir hüneri olmadığını hatırlıyorum sonra. Bunca ağırlığı nasıl alacak? İnce belli bardağın sıcağına kaçıyorum kaşla göz arası. Kalsın şimdi derin analizler filan bir kenarda.

Yolun karşı tarafındaki çöp varilinde gözüm. Çok yalnız. Onu eşleştirecek bir şeyler aranıyorum sokakta. Biraz ötesinde bir cüzdan eskisi… Çöp variline yakınca ama çöp değil. Hemen yanı başında duran soğan kabuğu, hafif bir rüzgârla salınıp yer değiştiriyor; çekirdek çöpleri ve izmaritlerden oluşan başka bir kalabalığın içine dalıyor sonra. Soğan kabuğunun gidişine içerliyor mu, o bile belli değil. Ağzı bir karış açık duruyor. Ona bakıp ne hissettiğimi bulmaya çalışıyorum, ne tuhaf.

Yan masada oturan gençler saatlerdir telefonlarıyla meşgul. Sevgili olduklarını düşünüyorum ama yeteri kadar veri yok elimde. Ne elleri birleşiyor ne gözleri, ne de masa altından dizleri dokunuyor birbirine. Tüm mesaileri telefonlara... Sokaktan gelip geçenlerin adımları hızlanıyor. Havada, utancından saklanmış bir kömür kokusu; belli belirsiz. Karşı aralıktaki kitapçı değil mi şu adam. Evet, o. Elinde kılıksız bir poşetle geçiyor önümden. Yaşlı kadın hala ortalıkta yok.  Saatlerdir buradayım,  yok mu benim başka işim gücüm, diyorum kendime. Yok demek.

“Havanın yüzünü karattığı bir saatte, evinde çorba kaynatan insanlar” konulu dersin başarısız öğrencilerinden biriyim ben. Saatlerdir buradayım ve üşüyorum. Bunlar hep mavi paltolu yaşlı bir kadın yüzünden olabilir mi?

İş çıkışı elleri kolları poşetlerle dolu insanlar gelip geçiyor önümden. Torbalarına istifledikleri onca şey için tüm gün çalışmışlar. Ayva görünüyor en dipte. Üstüne hurma yerleşmiş. Aman ezilmesin! Ezilmesin diye korunan hurma akşam televizyon karşısında yenecek çünkü.

Beyaz Rum evinin önü saatlerdir boş. Araba park edilmesin diye taşlar konmuş kaldırıma. Boşluğun verdiği huzur ne tuhaf… Asfaltı bile özler mi insan, özler.

Garson çocuk,  “Abla ısıtıcıyı açalım istersen?” diyor.  “Şalımız da var.”

“Sen bana bir çay daha ver.” diyorum uzun yola çıkmış tır şoförü edasıyla. Liseliler kalktı, geç bile kaldılar. Okulu asıp koskoca bir gün boyunca yaptıkları tek şeyin, telefonla mesajlaşmak olduğuna inanasım gelmiyor.

Gözüm yine beyaz Rum evinde. Cumbasına kocaman bir nazar boncuğu asılmış. Yanı başında yükselen apartmanı umursamıyor, öylesine heybetli. Sanki her an kapısı açılıp dışarı çıkacak yaşlı kadın. Kedi de muhtemel aynı anda belirecek ortalıklarda. Tık yok evde. Belki bir lamba yanıverir birazdan diyorum ama o da yok. 

Saatimin kolları uzanıp boynuma dolanıyor bir ara. Şimdi olmaz diyorum,  önemli işlerim var. Az daha bekleyelim bakalım, sonraya kim öle kim kala. Liselilerden arta kalan masaya başka bir çift çörekleniyor. Aman cep mesaisine başlamayın siz de.  Otuzlu yaşlarında gibiler. Garsonu artistik bir hareketle çağırıyor genç adam. Sanki Portakallı ördek söyleyecek. İki kuru çayla dönüyor garson, çaktırmadan gülümsediğimi de görüyor. Sokağa bakan dükkânlardan birinin daha kepengi iniyor aynı anda, insin.

Eve ısrarlı bakışlarımdan gönderiyorum bir kez daha, nafile. Saatimi ceketimin içine doğru saklıyorum sonra, soğuğa doymuş metali etime değdikçe üşütüyor. Sokak lambaları teker teker yanmaya başlıyor ve yanar yanmaz da etraflarını bir sinek bulutu sarıyor. Bir çay daha…

Siyah bir tekir, ağzında kocaman bir balık kılçığıyla geçiyor önümden. Nevale tamam.  Az ilerdeki iş hanının kapısına asma kilit takıyor bir adam. Sonra çöp varilinin yanına eskimiş bir sandalye bırakıp sokağın giderek seyrekleşen kalabalığına karışıyor. Kestanecinin boş bıraktığı kaldırıma keskin bir anason kokusu yerleşiyor. Akşam koyulaştıkça sesler ve kokularla beraber, sokağın dekoru da değişiyor. Kaldırımların sokak lambasına uzak yüzleri giderek kararıyor. Karanfil satan kadına fazla umut vermemiş olmalıyım, geçip gidiyor yanımdan.

Yaşlı kadın, onu bu kadar beklediğimi bilse eminim çıkardı ortalığa.  “Evladım, sen deli misin divane misin bu soğukta, kimin kimsen yok mu senin?” diye şefkatle karışık, sorguya bile başlardı. Belki evine filan davet ederdi sıcak bir çorba için. Çakmakla göz göze geliyorum sonra. Masamda kibrit bile yok ama Kibritçi Kız’ım iliklerime kadar…

En iyisi bir çay daha…


Melike Şenyüksel


Sarnıç Öykü’nün 13. sayısında yayımlanmıştır.

Yorumlar

  1. İfadeleri, özenle seçilmiş kelimeleri ve kurgusuyla pek beğendim.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …