Ana içeriğe atla

Bir Ahmed Arif Romanı: Leylim Leylim

“Leylâ, Zalım Leylâ!” diyerek başlıyor Ahmed Arif’in Leylâ Erbil’e yazdığı, elimize ulaşan ilk mektubu. Ve sonra yıllarca süren, karşılıksız bir aşkın hikâyesini okuyoruz mektuplardan. Bazı mektuplar neden eksik, nasıl oldu da kayboldu ya da atıldı, neden Ahmed Arif’te Leylâ Erbil’in hiçbir mektubu kalmadı?... Bu gibi soruların hiçbirinin yanıtlarını bilmiyoruz.
Kendi muamması içerisinde yüzen, bize sadece teslim olup okumayı bırakan bu mektuplar toplamı, pekala bir roman olarak okunabilir. Odağını bir an olsun kaybetmeyen ama o odak etrafında fütursuzca savrulabilen bir roman.
Âşık ile Dost’u
Kilometrelerce uzakta, sadece, sadece fotoğraftan olsun sevdiğinin yüzünü görebilmek için desteyle mektuplar yazan bir şair, bir âşık olarak Ahmed Arif. Kilometrelerce uzaktan, sırılsıklam aşk dolu mektuplar alan, verdiği “dostça” karşılıklarla o mesafeyi karşı taraf için yaşanmaz kılan; ama bir yandan da içinde bulunduğu “kültür-sanat” çevresinin ayak oyunlarına, dedikodu kazanlarına bir türlü alışamayan, yaralanan, yaraları üzerine hınçla dövüşen bir şair, bir dost olarak Leylâ Erbil. (Erbil’in şiirlerinin ne kadarına, nerelerden ulaşabileceğiz? Ulaşabilecek miyiz?)
Şiirimizin fenomen kitaplarından Hasretinden Prangalar Eskittim’in hemen tüm şiirlerinin Leylâ Erbil’e yazıldığını; Leylâ Erbil’in yayımlanan ilk öyküsü “Uğraşsız”ın Ahmed Arif’in dergiye gönderdiği referansla yayımlandığını ve daha nice ayrıntıları öğreniyoruz mektuplardan.
Onunla tutunuyor hayata
Ahmed Arif’in dayanılması güç işkencelerden geçtiğini bilirdik de, o işkencelere Leylâ Erbil’in hayaliyle dayandığını bilmezdik, bilemezdik. Ne vakit evine çıksa ilk işi, posta kutusuna koşup gelen mektup var mı diye bakmak, sonra da kaleme kâğıda sarılıp aşkının yeminini tazelemek oluyor. Onunla tutunuyor hayata…
Anlaşılan o ki Ahmed Arif, yazdığı iki-üç mektupta bir ancak yanıt alabiliyor Leylâ Erbil’den. Elimizdeki mektupların neredeyse yarısından fazlası, neden yazmıyorsun, kelimene muhtacım burada, yollu serzenişlerle dolu. Ama Leylâ Erbil hiçbir zaman düzenli olarak yazmıyor.
Ahmed Arif’in âşık sözlerini iyiden iyiye yükselttiği mektupların ardından, belli ki zehir zemberek yanıtlar gelmeye başlıyor Leylâ Erbil’den. Ahmed Arif için zehir zemberek olan bu sözler, hiç şüphesiz Leylâ Erbil için dostluğun bozulmaması ama aşkın da imkansızlığının gösterilmesi için gerekli görülen müdahaleler. Erbil ne vakit mesafeyi korumaya çalışsa, Arif yıkıntıların altından bir kere daha çıkıyor, çıkabilmek için —aslında kendini ikna etmeye yönelik— satırlar dökülüyor kaleminden.
Olmuyor. Olmuyor.
Ama gün geliyor, Leylâ Erbil evlenme kararı alıyor. Ahmed Arif’in o dönemdeki mektuplarında, kelimelerin arasına gizlenen kırılmışlığını görmek marifet istemiyor. Bunu olabildiğince belli etmemeye çalıştığı için belki de. Kabullenmek zorunda kalıyor. Ama kabullense de kendisine anlatamadığı için, yok mudur bunun başka bir yolu, diye çare peşine düşüyor. Olmuyor.
Yavaş yavaş, kocasına selam etmeler başlıyor, sadece ona destek olmak için yazmaya devam ettiğini söyleyen mektuplar gelmeye başlıyor, “Dost,” diye sesleniyor artık bazı mektuplar. Leylâ Erbil kahveyi sevdiği için paketler gönderiliyor İstanbul’a. Teşekkür için kazak geldiğindeyse iyice kırılıyor Ahmed Arif. O elde durmayan aşk ateşi, yavaş yavaş külleniyor. Bazan günde iki mektup yazılan yoğunluktan, ayda, iki ayda bir yazılan mektuplara bırakıyor yerini. 1959’da, birkaç kırık dökük mektup yazılıyor. Yine “Kulun-Kölen” diye kapansa da. Sonra uzun yıllar hiç ses yok.
Nihayet, 1977’de, üzerinde “Son Mektup” yazan bir son mektup. (Sayfanın üzerine “Son Mektup” diye yazan hangisiydi acaba?) “Leylım, İngiltere’ye gittiğini gazetede okudum,” diye başlıyor. Belli ki yıllar sonra yüzünü bir gazete kupüründe, fotoğrafta görünce yazılıyor bu mektup. Kuru ve mesafeli olmaya çalışan, Leylâ Erbil’in yeni yayımlanan romanı Eski Sevgili’nin adının “Ölümsüz” ya da “Sonsuz Sevgili” olması gerektiğini söyleyen (“Neyse, bu konuda fırsat bulunca konuşuruz. Yahut yazışırız,” dediğine göre Ahmed Arif, “Son Mektup” notunu Leylâ Erbil düşmüş olmalı) ve sonra da lafı çocuklara getiren kısacık bir mektup: “Filinta, beşini sürüyor. Bazen boynu bükük ve sonsuz mahzun, bazen şimşek gibi çakıp gürleyen bir çocuk. Fatoş ablasını [Erbil’in kızı] ve seni öper. Ben de güzellik, sağlık ve mutluluğunun sonsuz olmasını dilerim. Fatoş’un gözlerinden öperim. Selâm ve sevgiler.”
Tuhaf Bir “Halit”
Leylâ Erbil, Ahmed Arif ile olan ilişkilerini daima “dostluk” çerçevesinde tutmaya çalışsa da, böylesi mektuplara dayanmak kimi zaman güç olmuş olmalı. Bu nedenle de ilk romanı Tuhaf Bir Kadın’da Ahmed Arif, uzaklardan mektup gönderen Halit karakteriyle karşımıza çıkar:
“Halit aşk mektupları yazmaya başladı. Ama onunkisi aşktan çok edebiyat yapma merakı. Anlıyorum onu. Kasvetli bir Doğu kasabasında sürgün bir genç adam elbette ilk rastladığına âşık olacak. Benim yerimde başkası olsaydı onu da sevecekti. (…) Bana duyduğunu söylediği sevgiyi sanki başkasına duyuyormuş gibi okuyorum mektuplarında; bir roman okur gibi. Objektif bir görüşle çözümleyebiliyorum. Benden başka kimsesi yok biliyorum, sevecek, yazacak. Ben de ona içine cinsel bir vaat koymadan dost mektupları yazıyorum. Benim için çok önemli Halit. O beni yıkarsa ayakta durmam güçleşir sanırım. (…) Halit’e yazdım. ‘O puşt burjuvalara yanaşma kurban,’ diyor, ‘üzerler seni; anlayamazlar benim tek bir kızımı.’ İşte böyle birkaç sözcük ayakta tutuyor beni.” (s. 38-39)
Tuhaf Bir Kadın’daki Halit karakteri, Ahmed Arif’e selam gönderen bir “tipleme” değil. Leylâ Erbil’in yazınsal zekası sayesinde, neredeyse hiç sesi duyulmasa da, bir roman karakteri haline gelir. Kaçma planları kurulur ama denemeleri suya düşer. Kavuşamazlar. Sonra da arkadaşının ağbisiyle birlikte “karanlıkta kutsal evlilik kurumumuza doğru ilerledik,” diyerek biter romanın “Kız” bölümü.
Ahmed Arif’in Leylâ Erbil’deki etkisi, izi hiç şüphesiz Tuhaf Bir Kadın’daki Halit karakteriyle verilen bir selamla dinecek türden değil. Kimi öykülerinde, romanlarının kimi pasajlarında benzer işaretleri görmek mümkün. Burada ayrıntılı örnekler veremeyeceğim tabii.
1950’ler romanı
Leylim Leylim elbette sadece bir aşk romanı değil. 1950’ler İstanbul’unun ve taşrasının edebiyat ortamlarının ve edebiyatçılarının yaşadıklarının yansıtıldığı bulunmaz bir metin. Devrimci bir şairin o yıllarda taşrada yaşadıklarıyla İstanbul’da yaşananlar karşılaştırma dahi kabul etmiyor. —Edebiyatımızın taşra tarihini kim, ne zaman, nasıl yazacak?
Ve acaba daha kaç mektup kitabı okuyabileceğiz? Artık kağıt üzerine kalemle ya da daktiloyla yazılıp, posta yoluyla ulaştırılan “klasik” mektup türü hayatımızdan neredeyse— tamamen çıktı. Belki de bu değişimin ilk örneklerinden biri Nezihe Meriç ile Orhan Suda’nın arasındaki mektuplaşmaların kitaplaştığı Aix-Londra-İstanbul Mektupları kitabıdır. 2000’li yıllar itibariyle mektuplar e-posta yoluyla gidip gelmeye başlar.
“Ölümcül, doyamamış, kırgın”
Ahmed Arif’in Leylâ Erbil’e yazdığı mektuplardan oluşan Leylim Leylim’de, postada kaybolan, belki de ev taşıma hengamesi içinde yitip giden sayısız mektubun da izleri saklıdır. Ama artık e-posta döneminde böylesi olasılıklar neredeyse sıfıra inmiş oluyor. Hayatın rastgeleliği ortadan kalkıyor. E-posta yoluyla mektuplaşmalardan pek ümitli değilim tabii. Bundan sonra çok az sayıda öyle kitap çıkar.
Zira artık hemen hepimiz sosyal medya yoluyla ya da cep telefonu mesajlarıyla iletişim kuruyoruz. Masanın başına oturup, konsantre olup, sevdiğine, dostuna kendini, yaşadıklarını, ruh halini anlatmaya veya onlarınkileri okumaya ne vaktimiz ne mecalimiz kaldı. Belki de bu nedenle, bir dönemin iletişim aracı olan mektupları bir arada okuduğumuzda, bizde bir roman okuduğumuz hissini çağrıştırıyor. Hem de ne roman…
1957 yılındaki, tarihsiz bir mektuptan: “Ölümcül, doyamamış, kırgın bir havada oluşumu bağışla. Naz ya da serzeniş yapmıyorum: Buna biraz da sen sebepsin ömrüm.”

Mesut Varlık

Taraf Kitap'ta yayımlanmıştır (Ekim 2013).

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…