Ana içeriğe atla

Fuat Sevimay ile Ara Nağme

Onur Çalı: Aslında, yalnızca metin üzerinden gitmeli. Belki doğrusu odur. Ama Ara Nağme’nin başındaki biyografi ve öyküler, okuyanı yazarı daha yakından tanımaya çekiyor. Kimdir Fuat Sevimay? Ne yapar, ne eder? Edebiyat, hayatının neresinde? Edebiyat hayatının neresinde?

Fuat, sabahları aynada gördüğüm adamı andırıyor ama pek emin de değilim. Bazen başka birisi olabileceğinden şüpheleniyorum. Hayattan ve edebiyattan keyif almaya çalışan birisi, eğlenceli, coşkulu ama kimi zaman da çok hüzünlü. Geçmişinde Marco, geleceğinde Şarapçı Nedim olabilir. Edebiyatı putlaştırmadan sevmeye çalışıyor. Edebiyat da ona karşı ilgisiz değil gibi sanki. Edebiyatın sanat tarafına çok yakın, sektör tarafından nefret ediyor. Çeviriyor, yazıyor, okuyor, çocukların dünyasına girmeye çalışıyor. Bilemiyorum, bulanık birisi. Birden fazla kişi olduğuna dair de şüpheler var.

Benim biraz dalgasını geçtiğim benzetmeleri duyarız sıkça: Bilmemnerenin Kafka’sı, Bilmemnerenin Çehov’u, vs. Belki benimki de ona benzer bir şey olacak ama Başsağlığı adlı öykünde Anton Ç. abimizin ruhunu hissettim. Burdan gidersek, senin öyküdeki ataların kimler?

Karpatların Maradona’sı olabilir öyküdeki atam. Gerçekten. Ya da belki de Kahtalı Mıçı. Ama kesinlikle Neşet Ertaş, bilhassa Everekli Seyrani, muhtemelen Zeki Müren. İlle de yazar tayfasından birkaç isim zikretmek gerekirse; dilde Kemal Tahir, mekanda Cemil Kavukçu, kurguda Latife Tekin, bağlamada Türker Ayyıldız, ritim sazda Mehmet Fırat Pürselim.

İsmine vurulup ilk okuduğum öykün Havariler. Çok eğlenceli bir öykü. Arada sırada tekrar okuyorum, arkadaşlarıma da okutuyorum. Bu kadar matrak öykünün sonunda İsa yine de hüzne gidiyor, ölüme. İsa’yı seven biri olarak soruyorum; nedir bu İsa’nın çilesi hocam?

Havariler adına teşekkür ederim J İsa benim peygamberim. Muhammed kadar, Musa kadar. Ama çektiği çile nedeniyle de, belki bir adım önde. İsa’yı, hüzünlü ruhuna ulaşabilmek adına, biraz eğlenceli bir dille anmak istedim. Olağanüstü bir öğretiyi insanlığa taşımış bu isimleri daha ilk elden inkâr eden, dini iktidar olgusuna bulaştıran, kısmen yozlaştıran havarilerin, halifelerin, sahabelerin torunlarıyız biz de. Erzurum’da Tedaş işçileri gölde donarak ölürken, bize türbanı tartıştıran, hangi peygamberin dini acaba? Maden işçileri için ‘güzel öldüler’ diyebilen zihniyet, hangi noktada kırılma yaşamış da insanlığını terk etmiş? Bunları gerçekten merak ediyorum. Din öğretisini, kendi çıkarları için öcüleştirenlere karşı elimden ancak bu geldi. Belki yine, bir Harput türküsüyle işin özüne dönmek lazım; “Yetiş yardımıma Hazreti İsa”.

İnternette bakınırken bir bloğun olduğunu gördüm. İnternetin edebiyat ürünlerinin, tartışmalarının ve hatta toplantılarının yeni mecrası olması durumu hakkında ne düşünüyorsun? Bu yeni olanak ile edebiyatın ilişkisinden neler çıkar?

Teknoloji özürlü bir adam olduğum için –misal; klavyede şapkalı â yapmayı yeni öğrendim– o blog âtıl. Ama o benim beceriksizliğim. Net, hakkını verebilenler için olağanüstü bir mecra. Ben kendi adıma bir sürü şeyi Parşömen’den, Edebiyat Haber’den, Davetsiz Misafir’den takip ediyorum. Yine de küçük bir çekincem var. Bilginin akışıyla, insani teması birbirinden ayırt etmek lazım. O nedenle haberleşme, iletişim, söyleşi, duyuru ve sair olgular nette, okuma, konuşma, tanışma ve hemhal olma halleri yüz yüze ve basılı ürünler üzerinden olduğu sürece sorun yok.

Öykülerinde “normal” hayatta konuşmayan varlıkları, göçmüşleri, nesneleri konuşturuyorsun. Onlara bir kişilik atfediyorsun. Bu, kuşkusuz, büyük bir imkan sağlıyor yazana. Öte yandan, okuyanın gerçeklik algısıyla oynayıp öykü okuduğunu fazlasıyla hissettirebilir bu tutum. Buna benzer bir geri dönüş aldın mı ya da böyle bir “risk” geldi mi aklına?

Eşyanın ruhu olduğuna inanırım. Ölülerimizin de. O nedenle evet, taşları, toprağı, ölüleri, yitmişleri ve çiçekleri konuşturuyorum. Sonsuzluğa bıraktığınız bir kelimenin, cümlenin, yankılanıp bir yerden dönmesi olağanüstü bir duygu. Ben de bu konuda geri dönüş almış olmanın keyfini yaşadım. Ummadığınız yerden birisi çıkıp, ‘Ne güzel olmuş,’ diyor. Benim suskunları konuşturmam gibi bu da aslında.
Ben Bergamalıyım. Kitaba ismini veren öykündeki Babako, Kolpa gibi karakterler bana çok tanıdık. Çok da güzel yansıtmışsın. Kentsel dönüşüm gibi afili bir ismi olan bir şey var. Çok soru gibi olmadı, bir şeyler söylemek istersin belki.

Bergama ne güzel yerdir. Göresim geldi bak. Kenti ‘yalandan’ kim dönüştürüyorsa, Sulukule’yi kim peşkeş çekmişse, Sultanahmet siluetinin ardına kim o çirkin gökdelenleri dikti ve buna her kim göz yumduysa, Haliç’e o çirkin metro köprüsünü kim yaptıysa, Gezi’yi kim yıkmak istediyse, bu işlerden kim rant elde ediyorsa, her kimin gözü doymuyorsa, o güzelim insanların kim Ah’ını alıyorsa ciğerlerine bit düşsün, sürüm sürüm sürünsünler. Daha ağır sözler de geçiyor aklımdan ama senin güzelim sayfanı kirletmek istemiyorum. Daha ne diyebilirim ki?

Sormayayım diyorum ama dayanamıyorum da: Gezi?

Bu memleket haziran ayında ‘Gezi’ direnişini yaşamamış olsa, güz böyle limonata tadında geçiyor olmaz, her birimizin etrafımızda üç beş fazla küs ve küskün olur, çiçekler daha solgun açardı. O oldu bu oldu, bundan sonrası şöyle olur, yok hayır bir şey olmaz falan, bunların hepsi boş. Gezi, bu topraklarda ‘Umut’ kelimesinin eşanlamlısıdır artık. Ve halkın umudu, muktedir zalimlerin korkulu rüyasıdır. Bu harika bir şey, kıymetini daha çok sonra anlayacağız sanki.

2011 yılında yayımlanan bir de romanın var, Aynalı. Dergilerde yayımlanan öykülerini beğeniyle takip ediyorum, özellikle son olarak Notos’un son sayısındakini (Dolap Beygiri) çok sevdim. Sırada ne var, öykü mü yoksa yeni bir roman mı?

Çeviriler çıkıyor. En son, Aylak Adam’dan, Joyce’un denemeleri yayınlandı. Yine bugünlerde çocuk kitabım ‘Haydar Paşa’nın Evi’ yayınlandı. Çocuklarımız Haydar Paşa’yı kucaklayıp, şu kenti dönüştürme sevdalılarına pabuç bırakmasınlar diye. Ocakta yeni roman geliyor; Anar Şık. Ve yine romanlar, öyküler, çeviriler. Yani, “çalışkanım, yasam, edebiyatı sevmek” ve saire ve saire. Ama hiçbir emekçinin tırnağı kanamasa da keşke, ben ‘Dolap Beygiri’ gibi tek satır yazmasam. Edebiyata verdiğin emek nedeniyle sana da çok teşekkür ediyorum.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …